26 Kasım 2009 Perşembe

Çay ve simit...

Fotoğraf ve konu öykü atölyesinden alınmıştır.
Ben, daha çok küçükken, ayranla başladı kardeşliği... Okulda okurken tenefüslerde, harçlığımla alabildiğim, karın doyurmanın en güzel yoluydu: “simit ve ayran” .

Çay içmeyen bir çocuk olarak büyütüldüğümden, uzun süre tadına varamamışım sıcak simidin ve çayın. Büyüdükten sonra keşfettim çayın tadını. Sabah erkenden işe gitmek için yollara düştüğüm vakit, soğukla yüzleştiğimde ilk, karnım buruluyor açlıktan. Çay istiyor canım, yanında simidiyle. Menü klasik; sıcak tavşan kanı çay, çıtır simit. Ne iyi gelir hem açlığına hem ısınmana. Kendine gelir insan. Kan gelir, can gelir işle güçle uğraşmaya.

En güzel, vapur arkasında otururken olur simit ve çayın kardeşliği. Aklında, hoş bir “an” bırakır.
Bir ısırık simitten alırsın, çayla ıslatırsın. O keyif bir başkadır vapurdayken... Bir martı gelir yanına. Aç belli... Simidin bir ucundan koparıp atarsın suya, o kapar sen atarsın. Simit biter, dostluk biter. Martı, gözden kaybolur ... Çayın son demi yudumlanır hüzünle. İşte böyle varırsın karşı kıyıya... Ne zaman bir simit alıp vapura binsem, o martıyı arar gözlerim. Çayım kuru kuru gitmez simitsiz. Simidim de martılarla paylaşmadan bitmez, boğazımda kalır...

Dostluktur; “çay ve simit”.
Alçakgönüllü bir ikram.
Aynı dilden konuşabilmektir, aynı ihtiyaca cevap verebilmektir.
Ufacık şeyden mutlu olabilmektir.
Sevgiyi paylaşmaktır...Bir bardak çay, bir simitle...

13 Kasım 2009 Cuma

"Anı" yaşa!

Kahve falından çıkan insancıklar ürkütmesin seni.
Laf olur, söz olur, dert olur endişesiyle engelleme kendini.
Kötüye yorma hiç.
Kendini sevdikçe, anı sevmeye çalıştıkça huzura kavuş.
Bir şarkı tutturdun ya kendine bu sabah.
Hatırlasana, ne güzeldi o eski şarkı;
“ Ben sana neşe olup geleceğim…
Sen kollarını açan gülsün, bekle sonbaharda geleceğim”
İki gündür kükreyen güne aldırmadan, korkmadan söyledin.
Sevgiyi içinde hissettin.
Hatırla, ne güzeldi o “an”.
Hep “anı” yaşat içinde.
Ne geçmişle hesaplaş, ne gelecek korkusu ile yaşa.
Birikmeden, biriktirmeden yaşa!
Engellemeden…
Hissederek yaşa!
Küsme kendine!

16 Ekim 2009 Cuma

Korktuğunda...

öykü atölyesinde " korku" kelimesi için yazılmış kısa öykü..

Bir süre, kulaklarında yankılandı o yüksek ses…
Yardım isteyecekti ama dokunamadı telefonuna…
Sırtına bir el dokunuverecekmiş gibi tetikte yürümeye devam etti…
Yürürken arkasını yokluyordu bir odadan bir odaya girerken.
Bulunduğu mekan dar gelince, balkona attı kendini
Ama o yükseklik başını öyle bir döndürdü ki başı döndükçe delirdi.
İntiharı düşündü. Hatta az önce söylemişti konuştuğu kişiye…

Elleri zangır zangır titriyor, kalbi hızlı atıyordu.
Ağladı, bağırdı çok…
"Neden" diye haykırdı…
"Neden ben seçildim"…
"Neydi benim günahım"…

Sonraki günler, sakinleşmeye çalıştı.
Eski haline dönmeye çalıştıysa da ne zaman telefon çalsa, gene aynı korku sardı ruhunu.
Dolandırılma korkusu…
Kaçırılma korkusu…

Uykusunda, babası ona bağırıyordu…
Aynı onlar gibi.
Arka fonda siren sesleri…

Dediğini yapmasını söylüyordu, yapmadığında sonunun kötü olacağını söylüyordu…
Canının çok fena yanacağını…
Ahlaksız mıydı yoksa?
Suçlu muydu? Ya peki aptal?
Bunun gibi bir sürü soruya onu boğup, itaat altına almak istiyorlardı.
Konuşmasına, cevap verilmesine fırsat verilmiyordu. Sadece “hayır” diyebiliyor, ağlamaya devam ediyordu.
Kulaklarına bağırıyorlardı...
Her bağırış, tokat gibi yüzüne çarpıyordu.
Sabahları, yastığı ıslak, başı bir duman uyandığında sokağa çıkmaktan korktu bir süre.

İnsanlardan korktu.
Güven duymuyordu artık hiç kimseye…

Polisten bile korkar oldu.
Hukuk yolunda mücadele etmeye çalışırken o karanlık ilişkilerin batağına sürüklenmekten de korktu.

Beyni, geçmişe yolculuk yaptığında tekrar izini sürdü korkunun…
Korku, depremdi.
Damarlarında şiddet…
İçini alevlendiren nefret.
Korku ruhunu yokladığında, yaşadığı o ana “travma” dedi doktoru.

Her şeye yeni baştan başladı sonra…
Geçmişi geleceği, tüm olanları aklından sildi.
Birer birer attı kötü düşünceleri zihninden…
Kendini telkin etti.
Yaşamaya cesaretlendirdi.
Önce, kendini sevdi.
Ancak böyle korkuyu yendi.

Ama bu zafer, hiç de kolay kazanılmadı…

5 Ekim 2009 Pazartesi

İkisinin arasında bir yerde: kadın ve çocuk…

Dilek olay kaç sene olmuş daha dün gibi…
Dört sene önce bu günlerde, bir telaş bir heyecan içerisindeydim…
Yeni bir hayata o kadar az kalmıştı ki, şaşkındım…
Bırakmak, ayrılmak zor geliyordu… Eskisi gibi olmayacaktı hayat…
Kendi ayaklarımın üzerinde durabilsem bile ailemi bırakmak zor geldi. Hem de çok zor…
Fakat şimdi parmak hesabımı yapıyorum, nasıl geçtiğini bile anlamadığım koskoca dört sene yitip gitmiş meğer benimle.

Dünya evine girdiğim gün yeni bir dünya kurmuşum kendime, bir yuvam olmuş…
Sıcak, mutlu, huzur dolu…
Güvenli bir sığınağım…
Aşkım,
Eşi bulunmaz sevdiğim.
Benim nazar boncuğum.
Neşem.
Mutluluğum.
Her şeyim olmuşsun sen...

Senden sonra bir sınır çekmişim hayata.
Miladım olmuş.
Senden önce, senden sonra da diye ayrılmışım.
Büyümüşüm.
Genç kızlık sona ermiş..
Senin dediğin gibi aşkım “tosuncuk” olmuşum :)
Ama zaman, gene de hor görmedi içimdeki çocuğu, onu hep besledi, büyüttü.

O yüzden ben senin gözünde hep çocuğum.
Kendimce kadın.
İkisinin arasında bir yerdeyim.

Yenilmedim yıllara…
Eskimedim.

dip not: avuntu :)

30 Eylül 2009 Çarşamba

Sığınamamak...

Ruhunu hapsettiğin derin kuyularda konuşuyorsun.
Gözyaşlarını içine akıtıyorsun.
Kırgınlıklarını biriktiriyorsun…
Geceler soğuk geçiyor bu yüzden.
Uykuya kendini salıvermiyorsun seni korkuttuklarından.
Yalnız olmayı bu yüzden istemiyorsun.
Ama yaşanmışlıklarını düşününce, hep yalnızlığın pençesine düşüyorsun.
Şarkıların şu dizesine takılıp kalıyorsun hep gönül:

“Bulut geçti gözyaşlarım kaldı çimende…
Kimse bilmez…”


Böyle olunca da, deli gönlünü sığdıramıyorsun gündelik hayatın içine.
Sanki yaşamın tadını alamıyorsun.
Kokusuz, tadsız, tutsuz gibi yaşam…
Gel- git, git- gel, aynı evrenin içinde kavruluyorsun.

Ne yapsam ne etsem, seni bir yere sığdıramıyorum gönül.
Bekle, sana huzurlu bir yer bulmaya çalışıyorum...

18 Eylül 2009 Cuma

Kendime gelirim...

Sabah, gözlerini ovuştururken uyanıyorum kaç gündür.
Işığını göremeyince de gözlerimi açmak istemiyorum yeni başlayan güne.
Öyle geceden kalma soğuk, ıslak, sevimsiz sabahla karşılaşınca, hele bir de üşüyerek kalkınca keyfim kaçıyor ister istemez.
Sarhoş halde başlıyorum güne.
Ayakta durmakta zorlanıyorum.
Kahve ile ayılmaya çalışıyorum öğleye kadar.
Öğlen olunca, eve gitsem de yatsam diye iş çıkışını iple çekiyorum.
Mesai bitince, yorgun düşmüş olsam da nerden geldiği bilinmeyen bir enerji söz konusu.
Şunu da mı yapsam, yok bunu da mı yapsam
Gün biterken sormayın bir telaş, bir heyecan.
Yetişme, yetiştirme kaygısı…

O yüzden gün kısa, gecelerse uzun geliyor bana.
Geceler uzun geliyor, uykular uzun…
Yorulduğumu ancak gece, yatınca anlıyorum.

Gecenin koynuna bıraksam kendimi
Dinlensem biraz, kavgamı etmem sabahla.
Kendime gelirim.

8 Eylül 2009 Salı

Rüzgar olsam...

Rüzgar olsam yüzünü okşar, yanaklarından bir makas alır kaçardım.
Teninde dolanır, kokunu içime çekerdim sessizce.
Saçlarını dalgalandırırdım, sen kıyılarımda dolaşırken…
Eteklerini havalandırırdım…
Yüzün kızarırdı çocuk gibi.
O sıcak nefesini nefesime çekerdim…
Püfür püfür esip ateşini alır, seni kollarından sarardım…
Hissettirmeden severdim seni…
Üzmeden severdim.
Sahiplenmeden…

Benim olmayacağını bile bile severdim seni.
Doğaya duyduğun aşk, gizlice bağlardı sana beni…
Sen de bunu fark etmezdin…

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Babam gibi...

Babam gibiyim ben.
İyisiyle kötüsüyle ne varsa ağzına geleni söyleyen.
Gönlü, deli dolu olan.
Bazen lafını hiç esirgemeden ulu orta konuşan.
Haksızlığa hiç gelemeyen
Hep mükemmelliği arayan…
Aradıkça bulamayan, bu yüzden gerilen hep benim: BEN

Aceleci.
Telaşlı.
Ama içinde bir o kadar da sakin.
Bir açsa içini, sevgisini kana kana akıtacak gönlünden.
Öyle kırgınlıkları biriktirmiş ki içinde.
Zamansız bir alev topu gibi çıkıyor öfkesi.
Yakıp yıkıyor…
Öfkesi dindiğinde kendini dinleyen,
Dinledikçe kendine kızan gene benim: BEN
“Ah biraz aklını başına alıp konuşsaydın tepen delik konuşmasaydın” diye hayıflanan gene benim: BEN.

Bir başkası değil
Babam da değil.
Eskiden, yalnız babam böyle sanırdım.
Ben, babam gibi olmuşum fark etmeden.

Sevsem de sevmesem de atamam ki kendimi bu yüzden.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Gelmesem...


“Gitsem gelmesem” dedim ya geçen gün…
Kafaya taktın, sanki biraz da şaşırdın; ”Olmaz” dedin.
Korkma benden, aslında her gün içimden geçeni söyledim.

Şu sıralar, nasıl bırakıp gitmeyi düşünmez ki insan?
Nasıl üzüldüğünü bile bile ayrılmak…

Açılımı açarken, feodal devlet yapısını konuşuyor medya.
Nasıl üzülmem…
Nasıl paramparça olmaz içim…

Kimlik kargaşası diye ortaya atılan saçma bir konudan sonra problem yaptılar bizim soyumuzu sopumuzu…
Çerkezi, Alevisi, Sünnisi, Kürdü, Türkü, Lazı ile hep aynı topraklarda büyüdük biz.
Anadolunun bu zengin kültüründe yaşadık beraber kaç senedir…
Şimdi ayırıyorlar bizi dostum…

“Ne mutlu Türk’üm demek “ayrımcılık oluyormuş meğer dostum, yeni öğrendim nasıl üzülmem…
Nasıl üzülmem şehidimin kanını emmiş ,bebek katilinin sözlerini önemseyenler artık son zamanlarda popüler. İfadesine başvuruluyor açılımı açarken...
Ben ise zavallı, köşeye sıkışmış sessiz çoğunluğun içindeyim…
Nasıl üzülmem dostum…
Durup beklerken…

Duracağına, gitmek istersin arkana bakmadan…
Hınçla, hüzünle karışık duygularla…
Giderken unutmak…
Geçtiğin yolları unutup hiç dönmemek…
Gelmemek bir daha oralardan…
Dönmemek…
Doğmamak gibi bir şey.
Hiç yaşamamak…

Nasıl yaşarsın ki her gün ölürken?
Gitmek isterken…

Nasıl, söyle dostum?

11 Ağustos 2009 Salı

Bütün hayaller, çocuk mudur ?


Alice’in yaşadığı harika ormanlardan geçtim. Heidi’nin koştuğu çayırlardan… Çocukluğumdaki ağaç ev hayalim, doğayla bütünleşirken yeniden canlandı.
Koşmak istedim özgürce… Dilediğimce yaşamak istedim çok... Koşarken kanatlanmak... Özlemle doldu taştı içim... Öyle delicesine bir özlemdi ki bu; bedenin suya hasret çektiği gibi bir arzu…

Herşeyi, o gündelik heyecanları, stresi bir yana bırakıp bir “ben”le kaldım o anlarda. Sessizliğe kulak verdim. Göğe uzanan ağaçlara bakarken, huzura açtım gönlümü... Çocuklar kadar gayesiz, şendim oradayken…

Tavşanları yakalamaya çalıştım çocuk gibi. Ya o papatyalar… Bir kraliçenin doğaya armağan ettiği yıldızlar…Onları her gördüğümde, daha da bir heyecanlandım, bir tane koparıp ya saçıma ya ceketime taktım. O muhteşem parklarda takla atmaya çalıştım, yuvarlandım :)

Her gün yeni bir yer görmenin heyecanı ile yattım, sabah sevinçle erkenden uyandım. Üç kafadar; Mert, eşim ve ben yollara döküldük…

Masalların yaşadığı şehirler gezdim Avrupa’da.
Hala prens ve prenses kokusunu hissettiğiniz şehirler… Aşkın koktuğu şehirler…
Tarihini ve tabiatını bozmadan bir biblo gibi duruyordu kentler. Yıkılmamış kaleler içinde ne efsaneler saklıyordu. Medeniyet akıyordu şehirlerden , insanlar ise bizden çok farklı, bu şehirlerde gayet mutlu, huzurlu ve sakindi… Ne krizin etkisi, ne trafik, ne yaşam kaygısı, hiçbir dertleri yoktu sanki… Oradaki dünya, bizimkinden çok farklıydı.

Orada, yaşamın tadı bir başkaydı. İnsanların, zenginliğin verdiği ferahlıkla, hayata karşı duruşları daha güçlüydü. Kendine güvenen, özgür belki de bencil… Ne derseniz deyin… Ama siz de eğer görseydiniz, öyle imrenirdiniz ki o şehirleri, o hayatları… Oradayken hayaller kurmadan gezemezdiniz. Kendinizi ya prenses ya da prens hissedebilirdiniz aslanlı yollardan geçerken.

Kıskandım çok… Neden ben bisiklete binemiyordum şehir trafiğindeyken, neden çalışma saatlerim böyleydi? Ya eğitim düzeyi?
Hayat tarzlarımızın, bu kadar farklı olmasındaki uçurum neydi? Hep bunu sordum durdum kendime. Sordukça sustum, cevap alamadım. Ya da bildiğim cevaplarımı, üzülürüm diye kendimden sakladım. Bildiğim bilmediğim tüm soruları unutmaya karar verdim sonra ordan ayrılana dek...

Alışmak nasıl ilk gün zor geldiyse, ayrılmak da zor geldi bana. O şen çocuğu bırakıyordum kırların ortasında. Ellerimde kaldı papatyaları...

Arkana bakmak ne kadar zorsa ayrılırken, sana da bakamadım çocuk.
Beni unut diye...
Hayaller kurma diye...
Gelicem diye umutlanma diye...
Bakamadım.

Dönünce, gene o karmaşaya, o yumak olmuş strese düşünce seni daha iyi anladım çocuk.
Sıcak, o kavurucu sıcak tenime değerken hep seni düşündüm çocuk.
Koşarken...
Derin derin nefes alırken...
Seni düşündüm çocuk.
Döndüğümde alerji olsam da senden çocuk, olsun varsın yıldızların tozunu kaçırmışsın içime ...
O kadar olsun, varsın...
Sen, iyi ki varsın.
Seni buldum çocuk.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Jackson gidince...


Hiç düşündün mü onun yokluğunu?
Peki, onunla geçirdiğin zamanın da artık kül olacağı hiç aklına gelmedi mi?
Hüzünle sordum...

Onu yokluğu; çocukluktan çıkıp gençliğe adım attığım zamanların müziklerini unutmak, o zamanları, dansları, eğlenceleri unutmak, yaşanmışlıkları kaybetmek demekti...
O yüzden sordum hiç üzülmedin mi diye. Çocuğumuz, onu belki hiç bilmeyecek dedim içim sızlayarak...
Tarih dedi.
Tarih böyle yazılıyor hayatım...
Biz daha dünyada yokken, hangi kahramanlar , artistler , sanatçılar vardı. Biz, onları ne kadar bilebildik söylesene...
Haklıydı, o da tarihin yaldızlı sayfalarında yerini alacaktı.

Bir devir kapanıyordu ölümüyle.
80’lerin o şahane eğlence devri...
Güllük gülistanlık günler sona eriyor... Vatkalı bluzlar, pileli etekler...
Renkli hayatlar...

Sırları kaldı ardında...
Bir şarkıları kaldı geriye ölümsüz...

Gökte gördüm az önce onu ,o bir yıldız...
Ayın üstünde dansediyor...
Yalnız.

Not:
You’re not alone...
I am here with you.

2 Haziran 2009 Salı

Bumerang

Önce sen attın sanmıştım…
Sert bir rüzgarla döne döne geliyordu üstüme.
Yüzüme çarpacağını geç de olsa farkettim.
Ellerimle yüzümü siper etmeyi düşünemedim bile.
Tam kafamı çevirirken, burnuma değdi geçti…
Yere düştü bumerang.
Ayaklarımın ucuna.

Ellerimi çıkardım saklandığı yerden, burnuma götürdüm
Burnum kanıyordu.

Sonra sana baktım yeniden, sen yoktun.
Aynadan yansıyan sen; bir başka “ben” miş meğer.

Bumerangı atan, asıl benim ellerimmiş…
Nasıl da unutup kapıldım rüzgarına…
Kötülük girdabına nasıl çektim kendi elimle kendimi…

Sağ elimle atıyorum
O bana hep soldan geliyor.
Aniden.
Döne döne...
Bir bıçak gibi.
İçime... içime...

Korkmamalıyım.
Korkutulmamalı…
Düşmemeliyim.
Düşürülmemeli…

Cesaretlenip tutsa ya hadi beni ellerim.

Ellerim nerdesin?
Söyle, bumerangı atan sen değil misin?
Benim meçhul katilim.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Bahar sarhoşu


Yetişme kaygısının olmadığı bir güne şarkılarla başlarım.
Hafif, buğulu bir müzik ruhumu okşar.
O müzikle, rüyalarıma geri dönerim...Onları yeniden yaşarım...
Kulağım müzikteyken, gökyüzüne kilitlenir gözlerim...
Hayallerin kapılarını bir bir açarım...
Gökyüzünün derinliklerinden bir martı uçup gelir balkonuma.
Denizin haberini alırım martıdan.

Sabahın ilk ışıklarında, çiçeklerimin arasında serçeler saklambaç oynar.
Bahar cilveleşir tabiatla...
Ağaçlar, şenlenir, çiçeklenir.
Deniz, öfkesini bırakır, sakin huzur dolu olur.
Güneş, tüm cazibesi üstündeyken selam verir güne.
Güne başlayan herkese...

Ve insan, aşkla dolar...
Aşka boyanır...
Renklerin, seslerin sarhoşu olur.

Sen de dinle sadece.
Duy... Güzel düşün...

Aşk, seni de bir yerden bulacaktır.
Kıskıvrak saracaktır.

Şarkı da ki gibi “fly , fly away” durumu.
Uçacaksın...
Başın dönecek...
Hepsi aşktan...
Ne varsa başına gelen, bil ki aşktan...

19 Mayıs 2009 Salı

Ölümsüz aşk "çocuk"













Lülelerini, yumuk gözlerinin önüne düşürüp annesini aradı gene bu sabah.
Minik adımlarıyla salona geldi.
Annesini bulamayınca, şaşkınlıkla karışık bir hüzün çöktü pembe yanaklarına...
Bulunduğu yerden, çıkardığı ufak tefek anlamsız sözcüklerle farkedilmeyi bekledi ilk.
Olmadı...
Sustu.
Dinledi...
Dikkatle dinledi.
Sesleri takip etmeye başladı minik adımlarıyla...
Sesler sonra kokulara karıştı...
Ah o mis kokular...
Karnı öyle acıkmıştı ki artık daha fazla yürüyecek hali kalmamıştı.
Kokuları takip etti...
Ve annesi...
Şarkı söyleyip bir yandan yemek pişiren annesini görünce sevinçle “mamma” “mamma” diye seslendi.
Ellerini çırptı mutluluktan ve o yine bildik nakaratı tekrarladı.
“ mamma” “ mamma”
“ mamma” “ mamma”
“ anne” “ anne”
Annesi gördü çocuğu. Kucağına aldı, onu öpüp okşadı. Karnını doyurdu güzelce.
Sevgi yumağı oldular...
Aralarındaki o ölümsüz aşk hiç bitmedi...
Bir ömür boyu, çocuk, hep çocuk olarak kaldı...

12 Mayıs 2009 Salı

Annem'e...

Bence, seninle tamamen zıt karakterlerdeyiz.
Sen; daha konuşkan, merak eden,soran, ben ise vantrilok.
Sen, hep pratiksin, ben ise eli ağır.
Sen, aklına geleni çekinmeden hemen söylüyorsun. Ne varmış utanacak, sakınacak.
Ben ise hep yutkunan,sesi çıkmayan uslu çocuk.
Hele kafana bir şey mi taktın, hiç onu büyütüp kahır etmezsin. O kötü halinden sıyrılmak, kapıyı çekip gitmek kadar kolay senin için. Oysa, senin gözünde ben, tam bir dert yuvası.

Günaşırı eğlencen, kağıtlarda şansı aramak. Gezmek, alışveriş yapmak en büyük tutkun. Hele beraber alışverişe çıkmak seninle, çok daha güzel ve zevkli. Sen benim moda editörüm, sabırlı yol arkadaşım... En güzeli bilen hep sensin annem. Bundandır sana sık sık ne giyeceğim diye akıl danışmalarım. Pronovias’ın 2009 koleksiyonunu benden önce farketmişsin. Tebrikler annem :)

Gönlü geniş derler ya hani öylesin. Darmıyorsun insanı. Ne zaman denk gelse dalgasını geçersin kahpe hayatla, bir anda kahkahanı patlatırsın. O anlar, kahkahaların arasından
“Nazan, çok hoşsun” duyulur arkadaşlarından. Kardeşlerin en neşelisi, dostların bulunmaz enerjisi oluverirsin annem.

Ama yazık ki, bir tek, hayallerini biriktirememiş bu anne yüreğin.
Kendine kalmamış hayalin. Ya biriktirmemiş ya da yetirememişsin...
Sana en büyük hayalimi anlatmaya çalıştığımda, yazar olmak istediğimi söylemeye çalıştığımda da farkettim , hayallerin uzağında kalmışsın.
Uzağında kalmışsın arzularının...
Anneannem çizmiş yol haritanı. Evliliğin de buna en güzel örnek.
Lise sonda nişanlanmış sonra ne olduğunu bilemeden evlendirilmişsin.
Kendi seçimin değilmiş, seçme hakkını tanımamışlar başka isteklerinde de…
O yüzden hiç yürekten inanmamışsın kendine, hiç hayallerine yer vermemişsin.
Eskidenmiş onlar, çok eskide kalmış…
Gözün sonradan açılmış ama bu sefer açıldığında gözlerini bağlamışlar...
Avucunun içine bir dünya bırakılmış. Sınırları çizilmiş...Belli çok uzağında kalmışsın hayallerin...

Ah annem…
Ben, öyle olmamaya söz verdim annem. Hem senin, hem kendi adıma sözüm bu. Kimseye, eşime bile boyun eğmemeye, kaderimi başkalarının eline asla bırakmamaya söz verdim. Benim ölene dek sözüm bu.

Kimin bir ikinci hayat şansı var ki bu dünyada? Öyleyse, kendi mutluluğunu hiç hafife alma anne. Biliyorum, senin içinde ne cesur iş kadınları var, ama sen onlara fırsat vermeyi bile bilememişsin. Babamdan daha yatkın tüccar aklın var. Oysa aklını, sadece hani o bildik “akşam pazarlık”larında harcıyorsun, yazık… Halbuki, ne cevherler çıkar senden. Parlak fikirlerin gizli yaratıcısısın.

Gücenme ama, en ufak bir şey söylesem- bak söylesem diyorum, anlatsam bile değil- soruyorsun, sordukça yine başka sorular geliyor arkasından. Hani afakanlar basar ya insana, o an, inan ben öyleyim senin karşında. Çünkü ben konuşmayı, hele hele öyle detaylı anlatmayı pek sevmem. Ama bunu bir türlü sana öğretemedim annem…
Yazıyla anlaşsak- ki o da olmaz… Neyse ki sabırla cevaplarımı alıyorsun ama unutma geride sıkılgan bir can bırakıyorsun. Doğrusu, senin o önemli soruların, benim için boş sorgulamalarım…. Hadi artık ben büyüdüm, bunu kabul et. Artık, başka konulardan konuşalım. Mesela bana ne olmak istediğimi sor, hiç sormamışsın…Bu dünya üstüne hiç konuşmamışız, tartışmamışız sanki. Böyle bir akıl alışverişi olmamış aramızda. Sohbetlerimiz hep gündelik konuşmalar, evhamlar içermiş. Sadece tembihle, nasihatla sınırlı kalmasaydı keşke bana söylediklerin, aklıma akıl katsaydı. Başka düşüncelere de açık olmalıydı sohbetlerimiz… Gelecek hakkında, ilişkiler hakkında daha akılcı konuşabilseydik keşke… Biliyorum keşkeler işe yaramaz bundan sonra. Ben nerdeyse 30 yaşıma varıyorum, sense anneanne olacak yaşa gelmişsin. Genç bir anneanne adayı.

Biliyorum belki bunları bu kadar açık söylemem gerekirdi. Seni kırabilirim... diye düşündüm de… Ama dedim sonra, anne yüreği geniştir affeder, şefkat doludur. Her zaman kollarını açık duracak bana ve çok iyi biliyorum ben yine o kollara sarıp sarmalanacağım. Benim eşi bulunmaz karşılıksız , saf sevgi yumağım… Bak yine bir gün , yine sana sığındım, eşi bulunmaz sevgim, sevgilim; annem… Bunları sana yazdım…

“Bugün benim doğumgünüm…
Yine sıcak bir Cumartesi gözlerimi açmışım dünyaya.
Şimdi ise gözümü açtığım o parlak görünen dünya, bulutlarını salmış üstüme…
Gözümü açsam güneşimi göremiyorum.
Bulutlar mı saklamış güneşi veya o bir dağ arkasına saklanmış?
Hangi çiçeğe gönül vermekte bilmiyorum…
Yoksa en kötüsü, kara boyalar mı sürmüşler güneşimin üstüne?
Işığı düştükçe, belli karası akıyor ruhuma…
Kara, keder bırakıyor geriye…
Kederin kalemiyle kaderin çiziliyor...
Hayat, yine onun elinden çıkıyor…

Bir an ,gözlerimi yumup anne karnındaki gibi mutlu ve huzurlu olmayı deniyorum.
Kimseyi duymadan…
Kimseyi görmeden…
Yanımda bir annem benimle olsun yeter…”

28 Nisan 2009 Salı

Çakıl taşlarım...


Eskilere gittim… Genç kızlıktan çıkıp olgunluğa adım attığım o yıllara…
Üniversite yıllarına döndüm Sertab’ın o eski şarkısıyla…

Kafamı boşaltmaya çalışırken şarkının o sözcükleri birikti içime, sonra yazıya döktü kendini…
Ayrılıklarım geldi aklıma, ayrılışlarım…
İşte bu yüzden her “vurulduk” dediğinde yalnızlığımı tekrar farkettim…
Üzüldüm…

Dost sandıklarım…
Sevgili sandıklarım…
Hiç ayrılmam dediğim canım insanlarım…

Ya vefasızlıktan oldu ayrılık…
Ya hasetlikten...
Dönüşü olmayan en keskin ayrılık; ölüm.


“Vurulduk ince ince…
Ayrılıklara bölündük
Farketmedik senelerce yalnızlıkla büyüdük”

Tekrar tekrar dinledim.
Üzüldüm...

Büyüdükçe yalnızlaştık.
Bölüne bölüne tekil olduk.
Bir birey.

Büyüdün artık çocuk.
Bir birey oldun.
Ceplerinde çakıl taşları kaldı; hüzünlerin…
Denize at şimdi onları.
Bakalım ne kadar uzağına atacaksın?

14 Nisan 2009 Salı

Bir derdim var benim...

Bahar, niye beni aldattın?

Bir derdin mi vardı benimle?

Oysa sana nasıl sevgimi anlatmıştım güneş yüzünü gördüğümde...
Yüzümde güller açmıştı.
Nasıl da şarkılar söylemiştim deniz kenarında...
Güneş batımında denizin o büyülü dansına tanıklık etmiştim.
Biliyordum; artık yağmur getiren bulutlar başka dağların arkasındaydı...
Ağaçlar sevinçten çiçek açıyordu.
Çocuklar, mutluluklarını gökyüzü ile paylaşıyordu uçurtmalarıyla...
Yelkenlerini açıyordu denizciler...
Tüm bunları, hiç görmeyecek kadar kör müydün?

Peki neydi bana olan garezin?
Anlamadım...

Daha dün, hava yirmibeş derece sıcaklıktayken tirtir tirtedim yüksek ateşten.
Başım, kemiklerim, her yerim ağrıyordu.
Şiddetli ağrıdan yatarken başımı sıkıyordum.
Hatırladıklarım kafamı zorluyor, anları çabuk unutuyordum.
Üşüme, terleme seansları, geceleri beni yanlız bırakmadı.
Şimdi geriye solgun bir yüz bıraktın.
Keyifsizim, umut dalım sanki kırılmış gibi...

Oysa sen gene, şaka gibi, yağmurlarını sürdün yine gökyüze...
Bir derdin mi var anlamadım...
Kimle derdin yahu senin?
Benimleyse sorunun, sağol, ben kendi hesabıma düşeni ödüyorum.

Yakamdan düş artık ateş!
Seni bir daha istemiyorum!
Çok şükür, artık iyileşiyorum :)

Meydan okuyorum sana bahar.
Ben geliyorum...

11 Nisan 2009 Cumartesi

7 notaya 7 renk indi gökkuşağından...


DO:
Akşamdan kalan kırmızı bir gül şifonyerin üstünde…Bir not iliştirilmiş yanına…Kısa, kesik bir son: “elveda”.

RE:
Bahar , yeşile boyamıştı dağın eteklerini…ve yeşil, can bulmuştu filizle.

Mİ:
Göğe bakıp gülümsedikçe güneşin rengi yansıdı yaprağına…Sevinçle sarı sarı açıldı ayçiçeği sabahın ilk ışıklarında…

FA:
Huzura doğru yolculuk turkuaz denizlerde…

SOL:
Bulutlarından sıyrılmış masmavi gökyüzünde ufuklara kanat çırpıyordu martı…

LA:
Mor bir gecelik üstünde, cazibesini de yanına almış aşkını bekliyordu gecenin büyüsünde…

Sİ:
Neşeli turuncu bir kelebek, çiçek sanıp kondu küçük kızın lülelerine…

Yakamoz

Denizlere sorarsan, sana beni anlatırlar...
İyi dinlersen eğer, hüzünlü gözlerimden akıttığım sırlarımı sana fısıldarlar.
Kimbilir yine bir günbatımında, vapurun arkasından koşan martının kanadına binmişimdir deli gönlümden...
Kıyıya vuran dalgalar, beni düşten gerçeğe sürüklerler...
Hafif ürperirim rüzgarından.

Bir yaz akşamı, meltem okşar dalga dalga saçlarımı...
Gelir öper yanaklarımdan.
Soludukça denizi, canlanır bedenim...
Durulanır ruhum...
Özlemlerim birikir içimde...
Hep ufka hasretlik çekerim...

Bulmak istersen beni, ufka bak bir gece.
Denize yansıyacak ışığım...
Gemilerin kuyruklu yıldızı olacağım.
Gözlerimle, aşkın imzasını atacağım pırıl pırıl denizlere...
Görürsen, hatırlayacaksın...
Hani, o senin hep yanıp sönen ateş böceğin.
Adını şimdi yakamoz koymuşlar...

19 Mart 2009 Perşembe

"Hoş"

Manyak keyifliyim bugün.
Dün gece ilk kez erken uyuduğumdan sanırım. Gerçi biraz kafama yumruk yemiş halim vardı. Sabahın ilk saatlerinde kelimeleri yutulması zor bir lokma gibi yuvarladıkça yuvarlıyor çıka çıka ağzımdan anlamsız ,devrik, akıl-mantık ilişkisi olmayan cümleler üretiyordum. Neyse ki daha fazla ileri gitmeden, keskin bir kahve ile kendime geldim.

Hani denir ya “ay bu hoş olmuş biraz” diye. Aynı “hoş” luk, “boş”luktan mıydı, yoksa delilikten miydi çözemedim... Deliliğe vurdum herşeyi öyle idare ettim. Desenli çorap uğruna giydiğim bol yırtmaçlı eteğim, bir de altına geçirdiğim sivri burunlu parlak çizmelerim enerjimi doruklarına çıkardı sanki. Öyle güçlü, öyle havalı hissettim ki kendimi. Bugün, en beğendiğim artisti görsem aldırmayacak, sallına sallına yanından geçip kendime baktırtacaktım. İddialıydım. İşimde de olağan dışı bir durum yoktu aslında, ama ben tempoyu hep yüksek tuttum. Keyfimin kaçacağını hissettiğim en ufak bir içsıkıntısında hemen bir müzik sesi açtım. Son ses, tek kulak dinle babam dinle... Mümkün olduğunca cinayet, katliam, yoğun politika içeren haberleri okumadan teğet geçtim. Belli başlı yazarları okuyup zamanı kendime ayırdım, iyi de yaptım.

Baharı bekliyorum her gün. Fakat bahar, bir türlü gelmek istemiyor. Neden bilmiyorum bir derdimi var. Ama kimin ne derdi varsa, benim ne derdim varsa attım bugün üstümden. Kendi zevklerime önem verdim. İşten fırsat bulup her an Ooze Venueye gidip kafa sallayabilir ya da yamaç paraşütü yapmak için Kelebek vadisine gidebilirdim. Yapacaklarımı saysam bitmez, daha ne hayaller, ne hayaller... Ayaklarım bir türlü yere basmadı sanki.

Artık buna kendini beğenmişlik mi deyin, kendine güven mi ne derseniz deyin. Kendimi mutlu etme sanatıydı yaptıklarım. Saçımı gözümü sevdim bugün. En çok kendim olmayı sevdim. Bir günlüğüne de olsa dünyaya başka bir pencereden bakmayı becerebildim. Olamazların değil olabilirlerin dünyasından.Olumsuzluklara bir set çektim. O taşkın sular, beni boğacaktı az kalsın.

Yavaş yavaş bu enerjimin pili bitiyor. Gecenin ağırlığı üzerime çökerken bedenimin yorgunluğunu hissediyorum. Ama inatla pijamalarımı, pofidik terliklerimi giymedim. Uyumucam... Gece, beni uyutamazsın, senin olmak istemiyorum. Hele bir de cim-bom yeniyorken asla uyumam ben... Gözlerimi yummam. Anlaştık mı?

17 Mart 2009 Salı

Kumru...

Güneşin yüzünü göremediğim bugün, penceremin kenarına geldi ürkekçe.
Öyle duruyor donuk gözlerle…
Korkunun gözleriyle bana bakıyor...
Ben o gözleri daha önce görmüştüm…
Tüylerini kabartıp ısınmaya çalışıyor acemi bir telaşla.
Biraz sonra öfkesinden yeri göğü inletecek buluta, kanatlarını siper etmiş vücuduna.
O, öyle korunmasız, öyle cılız ki gücü yetmez savaşmaya…
Doğaya kafa tutmayı başarabilir mi hiç bir kumru?

Bir gerçek var ki; kazanan, hep göğün zaferi olur.
Yenilen; kumru.

Ekmek arası, asıl afiyetle yenilen ise, İzmir’in kumrusu olur.

Yenilmeye her zaman mahkum olmuş.
Onun adı; “kumru”…

Git kendini çok öldürmeden...

Bu sabah, kapkara bulutların arasından saklambaç oynayan, arada bir göz kırpan güneşle güne başlıyorum. Deniz, fırtına öncesi sakinliğinde... Ama ağaçlara boyun eğdiren, kuşları bir o yana bir bu yana savuran o sarhoş rüzgar, kötü günün habercisi.

Kahvaltımı yapmaya çalışıyorum bir yandan, ağzımda gevelediğim bir ekmek parçası. Kulağım televizyonda haberlerde, önümde gazetem duruyor. Şehit haberleri hem televizyonda hem yanıbaşımda duran gazetede, okudukça dinledikçe ağzımdaki o lokma bir tokmak olup düğümleniyor boğazıma. Tıkanıyorum... Usul usul çayıma karışıyor gözyaşlarım, ılık ılık içiyorum çayımı. Bir anne yüreği gibi yanıyorum... Gene bir umutla güne başlayabilmek için, güneşi görmeye çalışıyorum, ama o çoktan terk etmiş şehri… Işığını söndürmüş, sisin içinde derin hüznünde... İçime bakıyorum, kanı hiç durmayan, o kapanmamış yara açılıyor yeniden... Düşünüyorum da “git kendini çok öldürmeden” diyecek ne çok sebep var şu yaşadıklarımızda... Barışın, huzurun kalmadığı Türkiye’de, içten ve dıştan seni öldürüyorlar dostum... Ölmeni istiyorlar, sen kendi yolunu seçmeden... Farkında mısın diye soruyorum kendime. Farkında mısın seni göz göre göre uyutuyorlar bu Ergenekoncu oyunlarla? Oysa her gün, canından bir can gidiyor farkında mısın? Bütün bu olan biten içinde hislerini kaybettiğinin de farkında mısın? Deniz Feneri ile sömürüldüğünü bilsen bile, derinden gelen o mahalle baskısına karşı duyarlılığını yitirdiğinin farkında mısın?

Şaka gibi, seni tüketiyorlar dostum günden güne... Bitiyorsun... Eriyorsun... Gücünü kaybediyorsun dostum farkında mısın? Yoksa sen, şehit kanından beslenen o şerefsiz politikanın kuklası mı oluyorsun? Konuşma yazma özgürlüklerin çoktan elinden alınmışken, susturulmuşken, her gün bu vatan için emek sarf etmeye devam ederken sadece bir köle mi oluyorsun? Oyunlar oynanıyor dostum... İktidara hoş görünen şeriat yanlısı basın-yayın çanak tutuyor bu oyunlara. Oyuna getiriliyorsun... Böyle çirkef bir çemberin içine alınıyorsun, sindiriliyorsun, eziliyorsun, susturuluyorsun... Özüne dönmeye çabalarken ama yazık seni ölüme sürüklüyorlar... Yaşayan ölülere benziyorsun... Ruhsuzlaşıyorsun...Kifayetsiz oluyorsun... Farkında mısın?

O zaman, git öyleyse onlar seni öldürmeden! Yoksa sen burda kalmaya devam edersen, ölümlerden ölüm beğeneceksin. Vatan uğruna çatışıp şehit düşmek olmasa da ölümün, değer mi bu can, sana ihanet etmiş bu vatana? Hayatını, bu orospu çocuklarına armağan etmeye değer mi?

Aklın başındayken bir kez daha düşün. Kafanı örümcekleştirme, öldürme kendini boş yere. Onurunu asla kaybetme, kimliğini koru. Kendini uzak tut ölüm tuzaklarından. Diplerinde dolanma, ferahlığa çık.

Git öyleyse uzaksa uzak, her nerdeyse oraya git!
Kendi kaderinle öleceğin huzur dolu hayatlara yelken aç!

Gitmenin anlamı “kaçmak” olsa bile, kaç bu yangın yerinden…
Tutuşmadan kurtar bedenini….
Ruhunu azat et huzura...
Git çok uzaklara…

Git kendini çok öldürmeden -2

O kadar çok şey var ki anlatacak… Onları hangi kaba koysam, sığdırsam, sığmıyor, sığınamıyorum dostum…

Ekonomik kriz, ülkemi boydan boya sarıp sarmalamışken, insanlar iyice mutsuz, huysuz, hatta cani olmaya başlamışken ülkemin başbakanı hala gayet rahat manzarayı izlemekte…
Uzağımda duruyor. Hem de çok uzağımda…
Bize “soğan”ı layık görüp, kendisi ise bir başkasına, sırf oy uğruna su olmayan yere çamaşır makinası vererek açlığını yüzüne vuruyor tokat gibi…
Acizliğinle, açlığınla alay ediyor, en çok da onurunla…
Açığımızı bulmaya çalışıyorlar dostum görmüyor musun?

Ya peki, hapislerde çürütülmeye mahkum olan aydın insanlarıma ne demeli? Susturulmaya çalışılan, baskı altında tutulan aydın çevrelerini görebiliyor musun?
Yoksa, bizleri de mi gömecekler dostum bir gün? Bizi de, belki üstünden, bilmem on yıl belki yirmi yıl geçtikten sonra bulacaklar mı? Bulsalar neye yarar ki toprağı kazmakla ellerine sadece bir kemik parçası geçecek… İz.. Sis mi ?

O dalgalarda boğuluyorum ben... Ergenekon dalgaları…
Köpük köpük oluyor kafamın içi…

Şanım, şerefim…
Bayrağım, kanım, toprağım… Atatürk’üm... Benim tek sığınağım…
Hep aklıma sen geliyorsun.
Sen…

Türklüğün tartışıldığı
Atatürkçülüğün tanınmadığı
Din-dil-ırk ayrımının yapıldığı
Kimliğimin sorgulandığı bu kapitalist dünyada ne onurum kaldı ne param…
Harcanıyorum, yazık…

Gitmek o yüzden bu kadar uzak değil belki de…
İpler seni asılmadan, sen git!
Elini kana bulamadan.

Varsın biri eksik olsun.
O sen ol.

Git hadi!
Git gidebilirsen…

Not:
Kulağıma bir müzik sesi geliyor en son... O ses, ben oluyorum, o benim sesim...
“ Yalnızlığım, yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin... Yalnızlığım, kanımsın, canımsın sen benim çaresizliğimsin”…
Noktamı burada koyuyorum.

6 Mart 2009 Cuma

Genç kızlığım :)


İsimleri aklımda tutamam, tarihleri ise şifrelemem lazım zihnimde ancak o zaman aklıma gelir. Ama bir tarih var ki, aklımdan hiç çıkmaz. Ne zaman o tarihe yaklaştığımı farketsem, hep bir anım canlanır zihnimde. O ana geri döner, kulaklarım kızarır, bana şaşkın şaşkın bakan gözlere aldırmadan gülümserim aynen şimdi bunları yazarkenki gibi. Genç kızlık tarihine damgasını vurmuştur benim o şahane günüm :)

Unutulmayan o meşhur gün: 8 Mart Dünya KADINLAR Günü

Gene bir 8 MART günü, sabah erkenden okul yollarına düşüyorum. Elimde sevmediğim derslerin kalın kitapları hem öyle ağırlar ki, kollarım kopuyor taşırken.
Bir de çantam malum. İçinde saç kurutma makinasından tutun, annemin yemek kapları, makyaj aletlerine kadar bir sürü ıvır zıvır şeylerle dolu. Deprem çantası mübarek , epey ağır. Otobüs bekliyorum yarım saat kadar. Dersi kaçıracağım az kalsın. Nihayet otobüs geliyor. Çok şükür ilk ben atıyorum kendimi otobüse. Kentkartımı bulmaya çalışırken kitaplarım düşüyor elimden, kitaplarımı düşürmemeye çalışırken çantam omzumdan kayıyıor. Nasıl bir mücadele, nasıl bir mücadele… Ter basıyor nihayet kenkartımı çıkartıyorum çantadan. Kenkartımı bastıktan hemen sonra otobüs şöforu, bana dönüp “ Bugün dünya kadınlar günü, kadınlara ücretsiz” diyor o kaba sesiyle. Ben, onun ne dediğini tam kavrayamıyorum o sıra. Ya da şöyle de denebilir ; bana ne olduğunu pek farkedemiyorum. Bir hışımla, biraz da sesimi yükselterek “ Ben kadın değilim, sadece genç bir kızım “ diyorum. O kalın sesten çıkan “kadın” sözcüğü sanki bana “ KARI” anlamını ima ediyor, ya da denilebilir ki gene kendini kanıtlama çabası. Ama bu da ne gereksiz bir çaba? Elin şöforune, gençkızlığımı kanıtlasam nolur? Yavuklun mu olacak senin? :))) Komedi Rengin halleri…

Tabi o gün otobüsün arka sıralarına nasıl ilerlemeye çalıştığımı bir de siz düşünün. Kıpkırmızı kulaklarla, kafamı yere düşürüp sürünerek gidiyorum adeta. Hala nasıl söylediğimi bilemiyorum. Bu ne cesaret ? Bu ne delilik? Alemsin Rengin, alem...

Hala büyümedin… Ah Rengin , cinsellik bilginin kıt olduğu o zamanlardan belliymiş.
Şu an ise, anne ve kadın ayrımındasın ama hala öyle safsın ki. Allahtan çoktan evlendin, güvendesin. Sarı, küçük gelin halinden çık bakalım artık! Annenin en çok sevdiği kırmızı ruju da sürmüşsün dudağına… Küçük kadın edalarında duruşun... Bırak artık bu modu, bak sen de bir gün anne olacaksın… Genç kızlığın sona erecek artık kıtır olacaksın :)

3 Mart 2009 Salı

Korku krallığım

Pazar akşamından beri aklımın köşesinden çıkmıyor.
Kendini, zihnimde canlı tutmak istercesine yatağımın başucunda, o boş beyaz gazete hala duruyor.
Önüm arkam sobe der gibi.
Önü arkası boş...

Boşluklar, beni her zaman derin kuyularına sürüklemiştir.
Boş bırakılan bir yer.
Boş bir vakit.
Boşluklarını dolduracağım bir cümle.
İçinden çıkamam.

İşte aynı etkiyi, o gazete yaptı bana.
İçinden çıkamadım.
Beyaz bir kefene sarılmış gibiydi makaleler...
Bir ölünün hatırasını canlandırır gibi.
Elime aldığımda ilk şaşırmıştım oysa.
Ama sonra şaşkınlığım korkuya dönüştü.
Ürperdim...
Neler aklıma gelmedi ki...
Geçen gün okuduğum bir roman yoksa gerçek miydi?
Afganistan bir zamanlar güneşli miydi?
Ya İran’a ne demeli? Herşey 3 sene de olup bitivermişti?
Bulutlandı kafamın içi.
Köşelere sıkıştım.
Sessiz bir öfkeye dönüştüm.

Ne zaman bir boş sayfa açsam defterimden sanki o ana geri dönüyorum.
Yeniden yineleniyorum.
Korku krallığına buyur ediliyorum.
Dişlerimi sıkıyorum inatla.
Tükürük doluyor ağzımın içi.
Kötü düşüncelerin kelimelerini biriktiriyorum.
Kendime zarar veriyor bazen ateşim.

Yanıyor içim...
Buram buram yanmaktan bakalım hangi gün küle döneceğim?

Başka dünya burası...

Ellemeyin sakın…Beni rahatsız etmeyin.
Sizden çok uzak, başka bir dünya burası.

Ben ordayım.
Uçuyorum sanki ordayken…
Altımda ne sihirli halım, ne de elimde Alaadin’in lambası var.
Güzel bir dünya burası…
Savaş yok, kin yok, dert yok…
Kötülüğün yeri hiç yok…

Usul usul dalgaların üstünden geçiyorum müziğin sesiyle…
Ufuğa kavuşmanın özlemi hep içimde…
Şarap olmuş içtiğim su.
İçtikçe kendimden geçiyorum.
Başımı göğe kaldırıp, soluğum kesilene dek ;
“Seni seviyorum…”
“Seniiii seviyorum…”
“Seni seviyorum hayat!” diye bağırıyorum.
Haykırırken göğe, gözlerim yanıyor.
Güneş gözlerinle seviliyorum…
Tenim yanıyor aşkla…
Meltem yanımda nasıl olsa ,üfleyip geçiyor…
Üf…üff…aman canın yanmasın…

Bırakın beni doğaya...
Ben onlarla cilveleşiyorum…