17 Mart 2009 Salı

Git kendini çok öldürmeden...

Bu sabah, kapkara bulutların arasından saklambaç oynayan, arada bir göz kırpan güneşle güne başlıyorum. Deniz, fırtına öncesi sakinliğinde... Ama ağaçlara boyun eğdiren, kuşları bir o yana bir bu yana savuran o sarhoş rüzgar, kötü günün habercisi.

Kahvaltımı yapmaya çalışıyorum bir yandan, ağzımda gevelediğim bir ekmek parçası. Kulağım televizyonda haberlerde, önümde gazetem duruyor. Şehit haberleri hem televizyonda hem yanıbaşımda duran gazetede, okudukça dinledikçe ağzımdaki o lokma bir tokmak olup düğümleniyor boğazıma. Tıkanıyorum... Usul usul çayıma karışıyor gözyaşlarım, ılık ılık içiyorum çayımı. Bir anne yüreği gibi yanıyorum... Gene bir umutla güne başlayabilmek için, güneşi görmeye çalışıyorum, ama o çoktan terk etmiş şehri… Işığını söndürmüş, sisin içinde derin hüznünde... İçime bakıyorum, kanı hiç durmayan, o kapanmamış yara açılıyor yeniden... Düşünüyorum da “git kendini çok öldürmeden” diyecek ne çok sebep var şu yaşadıklarımızda... Barışın, huzurun kalmadığı Türkiye’de, içten ve dıştan seni öldürüyorlar dostum... Ölmeni istiyorlar, sen kendi yolunu seçmeden... Farkında mısın diye soruyorum kendime. Farkında mısın seni göz göre göre uyutuyorlar bu Ergenekoncu oyunlarla? Oysa her gün, canından bir can gidiyor farkında mısın? Bütün bu olan biten içinde hislerini kaybettiğinin de farkında mısın? Deniz Feneri ile sömürüldüğünü bilsen bile, derinden gelen o mahalle baskısına karşı duyarlılığını yitirdiğinin farkında mısın?

Şaka gibi, seni tüketiyorlar dostum günden güne... Bitiyorsun... Eriyorsun... Gücünü kaybediyorsun dostum farkında mısın? Yoksa sen, şehit kanından beslenen o şerefsiz politikanın kuklası mı oluyorsun? Konuşma yazma özgürlüklerin çoktan elinden alınmışken, susturulmuşken, her gün bu vatan için emek sarf etmeye devam ederken sadece bir köle mi oluyorsun? Oyunlar oynanıyor dostum... İktidara hoş görünen şeriat yanlısı basın-yayın çanak tutuyor bu oyunlara. Oyuna getiriliyorsun... Böyle çirkef bir çemberin içine alınıyorsun, sindiriliyorsun, eziliyorsun, susturuluyorsun... Özüne dönmeye çabalarken ama yazık seni ölüme sürüklüyorlar... Yaşayan ölülere benziyorsun... Ruhsuzlaşıyorsun...Kifayetsiz oluyorsun... Farkında mısın?

O zaman, git öyleyse onlar seni öldürmeden! Yoksa sen burda kalmaya devam edersen, ölümlerden ölüm beğeneceksin. Vatan uğruna çatışıp şehit düşmek olmasa da ölümün, değer mi bu can, sana ihanet etmiş bu vatana? Hayatını, bu orospu çocuklarına armağan etmeye değer mi?

Aklın başındayken bir kez daha düşün. Kafanı örümcekleştirme, öldürme kendini boş yere. Onurunu asla kaybetme, kimliğini koru. Kendini uzak tut ölüm tuzaklarından. Diplerinde dolanma, ferahlığa çık.

Git öyleyse uzaksa uzak, her nerdeyse oraya git!
Kendi kaderinle öleceğin huzur dolu hayatlara yelken aç!

Gitmenin anlamı “kaçmak” olsa bile, kaç bu yangın yerinden…
Tutuşmadan kurtar bedenini….
Ruhunu azat et huzura...
Git çok uzaklara…

Git kendini çok öldürmeden -2

O kadar çok şey var ki anlatacak… Onları hangi kaba koysam, sığdırsam, sığmıyor, sığınamıyorum dostum…

Ekonomik kriz, ülkemi boydan boya sarıp sarmalamışken, insanlar iyice mutsuz, huysuz, hatta cani olmaya başlamışken ülkemin başbakanı hala gayet rahat manzarayı izlemekte…
Uzağımda duruyor. Hem de çok uzağımda…
Bize “soğan”ı layık görüp, kendisi ise bir başkasına, sırf oy uğruna su olmayan yere çamaşır makinası vererek açlığını yüzüne vuruyor tokat gibi…
Acizliğinle, açlığınla alay ediyor, en çok da onurunla…
Açığımızı bulmaya çalışıyorlar dostum görmüyor musun?

Ya peki, hapislerde çürütülmeye mahkum olan aydın insanlarıma ne demeli? Susturulmaya çalışılan, baskı altında tutulan aydın çevrelerini görebiliyor musun?
Yoksa, bizleri de mi gömecekler dostum bir gün? Bizi de, belki üstünden, bilmem on yıl belki yirmi yıl geçtikten sonra bulacaklar mı? Bulsalar neye yarar ki toprağı kazmakla ellerine sadece bir kemik parçası geçecek… İz.. Sis mi ?

O dalgalarda boğuluyorum ben... Ergenekon dalgaları…
Köpük köpük oluyor kafamın içi…

Şanım, şerefim…
Bayrağım, kanım, toprağım… Atatürk’üm... Benim tek sığınağım…
Hep aklıma sen geliyorsun.
Sen…

Türklüğün tartışıldığı
Atatürkçülüğün tanınmadığı
Din-dil-ırk ayrımının yapıldığı
Kimliğimin sorgulandığı bu kapitalist dünyada ne onurum kaldı ne param…
Harcanıyorum, yazık…

Gitmek o yüzden bu kadar uzak değil belki de…
İpler seni asılmadan, sen git!
Elini kana bulamadan.

Varsın biri eksik olsun.
O sen ol.

Git hadi!
Git gidebilirsen…

Not:
Kulağıma bir müzik sesi geliyor en son... O ses, ben oluyorum, o benim sesim...
“ Yalnızlığım, yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin... Yalnızlığım, kanımsın, canımsın sen benim çaresizliğimsin”…
Noktamı burada koyuyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder