Alice’in yaşadığı harika ormanlardan geçtim. Heidi’nin koştuğu çayırlardan… Çocukluğumdaki ağaç ev hayalim, doğayla bütünleşirken yeniden canlandı.
Koşmak istedim özgürce… Dilediğimce yaşamak istedim çok... Koşarken kanatlanmak... Özlemle doldu taştı içim... Öyle delicesine bir özlemdi ki bu; bedenin suya hasret çektiği gibi bir arzu…
Herşeyi, o gündelik heyecanları, stresi bir yana bırakıp bir “ben”le kaldım o anlarda. Sessizliğe kulak verdim. Göğe uzanan ağaçlara bakarken, huzura açtım gönlümü... Çocuklar kadar gayesiz, şendim oradayken…
Tavşanları yakalamaya çalıştım çocuk gibi. Ya o papatyalar… Bir kraliçenin doğaya armağan ettiği yıldızlar…Onları her gördüğümde, daha da bir heyecanlandım, bir tane koparıp ya saçıma ya ceketime taktım. O muhteşem parklarda takla atmaya çalıştım, yuvarlandım :)
Her gün yeni bir yer görmenin heyecanı ile yattım, sabah sevinçle erkenden uyandım. Üç kafadar; Mert, eşim ve ben yollara döküldük…
Masalların yaşadığı şehirler gezdim Avrupa’da.
Hala prens ve prenses kokusunu hissettiğiniz şehirler… Aşkın koktuğu şehirler…
Tarihini ve tabiatını bozmadan bir biblo gibi duruyordu kentler. Yıkılmamış kaleler içinde ne efsaneler saklıyordu. Medeniyet akıyordu şehirlerden , insanlar ise bizden çok farklı, bu şehirlerde gayet mutlu, huzurlu ve sakindi… Ne krizin etkisi, ne trafik, ne yaşam kaygısı, hiçbir dertleri yoktu sanki… Oradaki dünya, bizimkinden çok farklıydı.
Orada, yaşamın tadı bir başkaydı. İnsanların, zenginliğin verdiği ferahlıkla, hayata karşı duruşları daha güçlüydü. Kendine güvenen, özgür belki de bencil… Ne derseniz deyin… Ama siz de eğer görseydiniz, öyle imrenirdiniz ki o şehirleri, o hayatları… Oradayken hayaller kurmadan gezemezdiniz. Kendinizi ya prenses ya da prens hissedebilirdiniz aslanlı yollardan geçerken.
Kıskandım çok… Neden ben bisiklete binemiyordum şehir trafiğindeyken, neden çalışma saatlerim böyleydi? Ya eğitim düzeyi?
Hayat tarzlarımızın, bu kadar farklı olmasındaki uçurum neydi? Hep bunu sordum durdum kendime. Sordukça sustum, cevap alamadım. Ya da bildiğim cevaplarımı, üzülürüm diye kendimden sakladım. Bildiğim bilmediğim tüm soruları unutmaya karar verdim sonra ordan ayrılana dek...
Alışmak nasıl ilk gün zor geldiyse, ayrılmak da zor geldi bana. O şen çocuğu bırakıyordum kırların ortasında. Ellerimde kaldı papatyaları...
Arkana bakmak ne kadar zorsa ayrılırken, sana da bakamadım çocuk.
Beni unut diye...
Hayaller kurma diye...
Gelicem diye umutlanma diye...
Bakamadım.
Dönünce, gene o karmaşaya, o yumak olmuş strese düşünce seni daha iyi anladım çocuk.
Sıcak, o kavurucu sıcak tenime değerken hep seni düşündüm çocuk.
Koşarken...
Derin derin nefes alırken...
Seni düşündüm çocuk.
Döndüğümde alerji olsam da senden çocuk, olsun varsın yıldızların tozunu kaçırmışsın içime ...
O kadar olsun, varsın...
Sen, iyi ki varsın.
Seni buldum çocuk.
Koşmak istedim özgürce… Dilediğimce yaşamak istedim çok... Koşarken kanatlanmak... Özlemle doldu taştı içim... Öyle delicesine bir özlemdi ki bu; bedenin suya hasret çektiği gibi bir arzu…
Herşeyi, o gündelik heyecanları, stresi bir yana bırakıp bir “ben”le kaldım o anlarda. Sessizliğe kulak verdim. Göğe uzanan ağaçlara bakarken, huzura açtım gönlümü... Çocuklar kadar gayesiz, şendim oradayken…
Tavşanları yakalamaya çalıştım çocuk gibi. Ya o papatyalar… Bir kraliçenin doğaya armağan ettiği yıldızlar…Onları her gördüğümde, daha da bir heyecanlandım, bir tane koparıp ya saçıma ya ceketime taktım. O muhteşem parklarda takla atmaya çalıştım, yuvarlandım :)
Her gün yeni bir yer görmenin heyecanı ile yattım, sabah sevinçle erkenden uyandım. Üç kafadar; Mert, eşim ve ben yollara döküldük…
Masalların yaşadığı şehirler gezdim Avrupa’da.
Hala prens ve prenses kokusunu hissettiğiniz şehirler… Aşkın koktuğu şehirler…
Tarihini ve tabiatını bozmadan bir biblo gibi duruyordu kentler. Yıkılmamış kaleler içinde ne efsaneler saklıyordu. Medeniyet akıyordu şehirlerden , insanlar ise bizden çok farklı, bu şehirlerde gayet mutlu, huzurlu ve sakindi… Ne krizin etkisi, ne trafik, ne yaşam kaygısı, hiçbir dertleri yoktu sanki… Oradaki dünya, bizimkinden çok farklıydı.
Orada, yaşamın tadı bir başkaydı. İnsanların, zenginliğin verdiği ferahlıkla, hayata karşı duruşları daha güçlüydü. Kendine güvenen, özgür belki de bencil… Ne derseniz deyin… Ama siz de eğer görseydiniz, öyle imrenirdiniz ki o şehirleri, o hayatları… Oradayken hayaller kurmadan gezemezdiniz. Kendinizi ya prenses ya da prens hissedebilirdiniz aslanlı yollardan geçerken.
Kıskandım çok… Neden ben bisiklete binemiyordum şehir trafiğindeyken, neden çalışma saatlerim böyleydi? Ya eğitim düzeyi?
Hayat tarzlarımızın, bu kadar farklı olmasındaki uçurum neydi? Hep bunu sordum durdum kendime. Sordukça sustum, cevap alamadım. Ya da bildiğim cevaplarımı, üzülürüm diye kendimden sakladım. Bildiğim bilmediğim tüm soruları unutmaya karar verdim sonra ordan ayrılana dek...
Alışmak nasıl ilk gün zor geldiyse, ayrılmak da zor geldi bana. O şen çocuğu bırakıyordum kırların ortasında. Ellerimde kaldı papatyaları...
Arkana bakmak ne kadar zorsa ayrılırken, sana da bakamadım çocuk.
Beni unut diye...
Hayaller kurma diye...
Gelicem diye umutlanma diye...
Bakamadım.
Dönünce, gene o karmaşaya, o yumak olmuş strese düşünce seni daha iyi anladım çocuk.
Sıcak, o kavurucu sıcak tenime değerken hep seni düşündüm çocuk.
Koşarken...
Derin derin nefes alırken...
Seni düşündüm çocuk.
Döndüğümde alerji olsam da senden çocuk, olsun varsın yıldızların tozunu kaçırmışsın içime ...
O kadar olsun, varsın...
Sen, iyi ki varsın.
Seni buldum çocuk.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder