Gece, gözümden uyku akarken bir peri gelir, kelimelerini fısıldar kulağıma…
Sonra bir müzik duyarım içimden, yazmaya başlarım.
Bazen, rüyamda yakalar beni kıskıvrak. Sabahı zor ederim.
Sabahın ilk ışıklarında, yeni doğan günle aydınlanır cümlelerim.
Hiç karşılaşmayı beklemediğim bir yerde, sokakta yürürken, öyle normal seyrindeyken herşey, bir sese kulak veririm, bir yüzde hatıra bulurum. Hızlı çabuk gelir sözcükler, onları damıtarak akıtırım not defterime.
Doğada yalnız başıma, kendi kendimi dinlerken, yahut derdimi paylaşırken denizle, o minik kediyle, yeşilliğin içinden prensim gelir beni kurtarmaya. Tanrısal bir aşk bulurum o gelince, bağlanırım hayata, yazmaya başlarım.
Aklımın bir köşesinde biriktirdiğim, cümleye sokamadığın uçuşan sözcükler olur. Hizaya sokamazsın bir türlü. Onları bir düzene koymak çaba ister, arzu ister. Eyleme geçmek için bir işaret beklersin çoğu zaman. Bir nesneye takılırsın, ya da herhangi bir bakışa… Tahmin etmediğim zamanda, kaynağı belli olmayan bir yerden geliverir yaratıcı meleğim. Duygularımı, düşüncelerimi ilahi bir düzen içine sokar. Aklım, artık ona teslimdir. Dilim konuşmaz, elim yazar.
O geldiğinde, aniden başka bir ben olurum. Yenilenir, farklılaşırım.
Bütün gözler, benim gözüm olur.
Bütün seslere duyarlı olurum.
Bütün sözler, benim kalbimden çıkar.
Dünyayı, bir benim dilimden dinlersiniz.
Renklendirir, şekil veririm düşüncelere…
Duyguları bırakırım ardınızda.
İzimi süremezsiniz.
“İlham” dır artık benim adım.
29 Kasım 2010 Pazartesi
22 Eylül 2010 Çarşamba
Fotoğrafta "sen"
Aynı mesafe…
Hep aynı yoldan gidip geliyorsun, mesafeler değişmiyor.
Aradan geçen zaman da sanki hep sabit.
Zaman, aynı kaldığı yerde duruyor, geçmek bilmiyor.
Oysa fark etmiyorsun, nakış gibi ağır ağır işliyor günleri…
Saçın ağarıyor.
Ellerin artık kuru, çatlak.
Gözlerinin altı mor, yorgun.
Bedenin yenik düşmüş, bitkin.
Ve artık sona doğru ilerliyorsun.
Gizlice tükeniyorsun.
Ardında,yalnızca hatırası olan yıllar kalıyor.
Bir çerçeve içinde.
Fotoğrafta
Değişmemiş,
O aynı,
Eski ”sen”
Öyle aynen duruyorsun.
Hep aynı yoldan gidip geliyorsun, mesafeler değişmiyor.
Aradan geçen zaman da sanki hep sabit.
Zaman, aynı kaldığı yerde duruyor, geçmek bilmiyor.
Oysa fark etmiyorsun, nakış gibi ağır ağır işliyor günleri…
Saçın ağarıyor.
Ellerin artık kuru, çatlak.
Gözlerinin altı mor, yorgun.
Bedenin yenik düşmüş, bitkin.
Ve artık sona doğru ilerliyorsun.
Gizlice tükeniyorsun.
Ardında,yalnızca hatırası olan yıllar kalıyor.
Bir çerçeve içinde.
Fotoğrafta
Değişmemiş,
O aynı,
Eski ”sen”
Öyle aynen duruyorsun.
3 Eylül 2010 Cuma
MÜJDE!
Küçük bir tılsım girdi içime.
Beni uykuya ve yemeğe düşkün bırakan…
Halsiz ve bir o kadar sersem bırakan.
Aklımı benden çalan.
Sudan dünyasının içinde, nefes alıp verişini duydum geçen gün
Canımın içinde atan bir can...
Öyle heyecanlandım ve mutlu oldum ki…
Allah’ın bu mucizevi olayına şükürler ettim.
Müjdemi isterim.
Artık anne oluyorum.
Beni uykuya ve yemeğe düşkün bırakan…
Halsiz ve bir o kadar sersem bırakan.
Aklımı benden çalan.
Sudan dünyasının içinde, nefes alıp verişini duydum geçen gün
Canımın içinde atan bir can...
Öyle heyecanlandım ve mutlu oldum ki…
Allah’ın bu mucizevi olayına şükürler ettim.
Müjdemi isterim.
Artık anne oluyorum.
13 Haziran 2010 Pazar
Aşkım'ın içinde...
Aşkımın kuytu köşelerinde küçük pencereleri var.
Yuvarlak yuvarlak...
İçinden esen tatlı tatlı bir meltem var.
Dokununca, avucumu ısıtıyor sımsıcak.
Aşkımın izsiz yollarında, daha önce hiç görmediğim oyun pencereleri var.
Yuvarlak yuvarlak...
Yakınına gelince, çocuk sesleri duyuluyor içinden.
Hepsi mutlu, güleç, oyun oynayan çocuklar…
Açınca pencereyi, neşe, coşku soluk alıp veriyor kalbinden.
Aşkımın yüzeyinde saydam parlak çemberleri var.
Yuvarlak yuvarlak...
Çevirdikçe parlayan.
Döndükçe uçan.
Kuşlar geçiyor çemberlerin içinden...
Yuvarlak yuvarlak...
İçinden esen tatlı tatlı bir meltem var.
Dokununca, avucumu ısıtıyor sımsıcak.
Aşkımın izsiz yollarında, daha önce hiç görmediğim oyun pencereleri var.
Yuvarlak yuvarlak...
Yakınına gelince, çocuk sesleri duyuluyor içinden.
Hepsi mutlu, güleç, oyun oynayan çocuklar…
Açınca pencereyi, neşe, coşku soluk alıp veriyor kalbinden.
Aşkımın yüzeyinde saydam parlak çemberleri var.
Yuvarlak yuvarlak...
Çevirdikçe parlayan.
Döndükçe uçan.
Kuşlar geçiyor çemberlerin içinden...
2 Mayıs 2010 Pazar
Kimlik kartlarım
İçimde binbir çeşit bir ben var… Kimi zaman uysal, sakin, korkak. Kimi zaman savaşçı, şiddet zırhlı bir ben var… Şehvet düşkünü. Masum. Arsız. Onurlu. Çingene… Her gün öğrendiğim, bir başka kimliğim var.
Bu sabah, makale okurken vakitsiz bir müzikle gerilen ve birden hayvana dönüşen bendim.
Suçluyum.
Korkaklığımdan yaptım.
Ama gene de suçluyum. O çöpü kafana atan hain, bendim.
Özür dilemeyi de bilip onurlu olmaya çalışan gene ben.
Çok utandım. Öyle sıkıldım ki kendimden. Nefes alışımı yavaşlatıp kendimi boğmak istedim.
Vicdanım çok sızladı, ılık ılık kanlar aktı içimden.
Pişman oldum. Tanrı’dan beni affetmesi için yalvardım. Bir daha böyle bir şey yapmayacağım için söz verdim. Korktum kendimden. Aklıma gelen tüm duaları okudum. İçimde hırlayan köpeği susturdum.
Öyle bir anla kesişti ki bu durum, tekrar okumaya geri döndüğümde bir cümle beni öyle şaşırttı ki.
Şöyle diyordu “ Olaylara anlam yükleyen, hayatınızı kalabalıklaştıran insanları yaratan sizlersiniz. Onların manevi, insanı niteliklerinden, eylem ve tepkilerinden siz sorumlusunuz.”
Eğer bu cümleyi, olay gerçekleşmeden beş dakika önce okumuş olsaydım sanırım durumum çok farklı olacaktı. Bilincimi kaybetmeyecektim. Akıllıca hareket edebilecektim.
Yalvarıp yakarışım, bu cümleyi okuduktan sonra bitti. Vicdanımı sorgulamam, başladı.
Aynalara bakarken kendimle kaldım.
Baş başa.
Arınmaya çalıştım.
Bu sabah, makale okurken vakitsiz bir müzikle gerilen ve birden hayvana dönüşen bendim.
Suçluyum.
Korkaklığımdan yaptım.
Ama gene de suçluyum. O çöpü kafana atan hain, bendim.
Özür dilemeyi de bilip onurlu olmaya çalışan gene ben.
Çok utandım. Öyle sıkıldım ki kendimden. Nefes alışımı yavaşlatıp kendimi boğmak istedim.
Vicdanım çok sızladı, ılık ılık kanlar aktı içimden.
Pişman oldum. Tanrı’dan beni affetmesi için yalvardım. Bir daha böyle bir şey yapmayacağım için söz verdim. Korktum kendimden. Aklıma gelen tüm duaları okudum. İçimde hırlayan köpeği susturdum.
Öyle bir anla kesişti ki bu durum, tekrar okumaya geri döndüğümde bir cümle beni öyle şaşırttı ki.
Şöyle diyordu “ Olaylara anlam yükleyen, hayatınızı kalabalıklaştıran insanları yaratan sizlersiniz. Onların manevi, insanı niteliklerinden, eylem ve tepkilerinden siz sorumlusunuz.”
Eğer bu cümleyi, olay gerçekleşmeden beş dakika önce okumuş olsaydım sanırım durumum çok farklı olacaktı. Bilincimi kaybetmeyecektim. Akıllıca hareket edebilecektim.
Yalvarıp yakarışım, bu cümleyi okuduktan sonra bitti. Vicdanımı sorgulamam, başladı.
Aynalara bakarken kendimle kaldım.
Baş başa.
Arınmaya çalıştım.
19 Mart 2010 Cuma
Acı , kuru, tatsız... huzursuz...
Acı, kuru.
Boğazında bir yumruk hissedersin ya bazen...
Yutkunamazsın ya hani...
Aynen öyle oluyorum kaç zamandır.
Duvarları yumruklamak istiyorum.
Avazım çıktığı kadar bağırmak.
Ağzıma geleni hiç hesapsızca söylemek...
Yapamıyorum...
Biriktirip biriktip susuyorum...
Ağzımın içi tükürük oldu.
Yutkunamıyorum...
Kusmak istiyorum...
Baş aşağı durursam belki kurturulum.
Kusarım, kurturulum bana saldığın kötü düşüncelerinden..
Baş aşağı durursam belki düşerim.
Akarım sonsuzluğa...
Kavuşurum özgürlüğüme...
Boğazında bir yumruk hissedersin ya bazen...
Yutkunamazsın ya hani...
Aynen öyle oluyorum kaç zamandır.
Duvarları yumruklamak istiyorum.
Avazım çıktığı kadar bağırmak.
Ağzıma geleni hiç hesapsızca söylemek...
Yapamıyorum...
Biriktirip biriktip susuyorum...
Ağzımın içi tükürük oldu.
Yutkunamıyorum...
Kusmak istiyorum...
Baş aşağı durursam belki kurturulum.
Kusarım, kurturulum bana saldığın kötü düşüncelerinden..
Baş aşağı durursam belki düşerim.
Akarım sonsuzluğa...
Kavuşurum özgürlüğüme...
14 Şubat 2010 Pazar
Öfkeli yağmura mektup
Geçen yıl , biraz da dert yanarak ; “ Bir mektupla başladı, sevdalı bir yağmurla bitti” demiştim doğanın yağmura olan özlemi için. Ama ne yazık ki bitmemiş… Yağmur, kaç gündür sürüyor sayamıyorum , sayesinde günler de birer birer birbirine benzer oldular…
Yağmur, sanki bir deli, bir çılgın aşık gibi damlalarını akıtıyor acı acı… Daha akşamdan, dev gibi tepemde dikiliyor nöbetçi kara bulutları… Sabah, güneşi saklıyor benden, aklınca başrolü oynuyor. Artık yeterince haddini aştı. Kara sevdalı olmaktan çoktan çıktı bu yağmur. Öyle şiddetli ki hiçbir şeyi gözü görmüyor , öfkeli bir koca gibi yumrukluyor toprağı… Kırıyor kalpleri... Zavallı ağaçlar, boyun büküyorlar rüzgar ile ortak olan yağmura... Evler teslim ediyor kendilerini azgın sulara… Bir inme geliyor sanki şehrin beynine. Trafik, hayat, her şey alt üst oluyor. Sersem oluyoruz hepimiz. Bütün bunlara, yoksa sırılsıklam aşk mı dedin yağmur? Kandırma…
Islak günler arttıkça sıkkın canların da sayısı çoğalıyor bunun farkında mısın? Aşk değil bu seninkisi, düpedüz savaş açmışsın insanlığa… Bir aslan gibi kükrüyorsun gökyüzünden. Son zamanlarda, insanlar, yeteri kadar elektrik yüklü olduğu halde, her seferinde öfkeyle oturup zararla kalkıyorsun. Kızgın gözlerinden yıldırımlar çakıyorsun. Yersizce, hesapsızca savuruyorsun… Korkumuzdan, saklanmaya çalışıyoruz senden. Ya evlerde ya ofislerde hapsoluyoruz, geriliyoruz haliyle. Gündelik yaşamın akışını değiştiriyorsun aniden. Hakkın var mıydı buna? Biliyorum öc alıyorsun bizden, küresel ısınmaya kulak vermediğimizden… Bu daha ne der gibi bir de bıyık altından gülüyorsun hain. Hoş görmüyorsun artık. Bu yüzden, yağmur, kusura bakma ama seninle küs kalıyoruz… Doğanın kalbini de kırdın. Benim de canımı artık sıktın yağmur. Yeter artık, git başımızdan!
Biraz güzel günler görelim ki sevelim seni yeniden. Ama şimdi, küsüm küs yağmur seninle… Konuşmam bir süreliğine… Bekleyelim , görelim bir bahar gelsin. Belki konuşurum keyfim yerine gelince…
Yağmur, sanki bir deli, bir çılgın aşık gibi damlalarını akıtıyor acı acı… Daha akşamdan, dev gibi tepemde dikiliyor nöbetçi kara bulutları… Sabah, güneşi saklıyor benden, aklınca başrolü oynuyor. Artık yeterince haddini aştı. Kara sevdalı olmaktan çoktan çıktı bu yağmur. Öyle şiddetli ki hiçbir şeyi gözü görmüyor , öfkeli bir koca gibi yumrukluyor toprağı… Kırıyor kalpleri... Zavallı ağaçlar, boyun büküyorlar rüzgar ile ortak olan yağmura... Evler teslim ediyor kendilerini azgın sulara… Bir inme geliyor sanki şehrin beynine. Trafik, hayat, her şey alt üst oluyor. Sersem oluyoruz hepimiz. Bütün bunlara, yoksa sırılsıklam aşk mı dedin yağmur? Kandırma…
Islak günler arttıkça sıkkın canların da sayısı çoğalıyor bunun farkında mısın? Aşk değil bu seninkisi, düpedüz savaş açmışsın insanlığa… Bir aslan gibi kükrüyorsun gökyüzünden. Son zamanlarda, insanlar, yeteri kadar elektrik yüklü olduğu halde, her seferinde öfkeyle oturup zararla kalkıyorsun. Kızgın gözlerinden yıldırımlar çakıyorsun. Yersizce, hesapsızca savuruyorsun… Korkumuzdan, saklanmaya çalışıyoruz senden. Ya evlerde ya ofislerde hapsoluyoruz, geriliyoruz haliyle. Gündelik yaşamın akışını değiştiriyorsun aniden. Hakkın var mıydı buna? Biliyorum öc alıyorsun bizden, küresel ısınmaya kulak vermediğimizden… Bu daha ne der gibi bir de bıyık altından gülüyorsun hain. Hoş görmüyorsun artık. Bu yüzden, yağmur, kusura bakma ama seninle küs kalıyoruz… Doğanın kalbini de kırdın. Benim de canımı artık sıktın yağmur. Yeter artık, git başımızdan!
Biraz güzel günler görelim ki sevelim seni yeniden. Ama şimdi, küsüm küs yağmur seninle… Konuşmam bir süreliğine… Bekleyelim , görelim bir bahar gelsin. Belki konuşurum keyfim yerine gelince…
30 Ocak 2010 Cumartesi
Yol ve yolcu...
Bu yazı, öykü atölyesindeki fotoğraf çalışması için yazılmıştır. İki yamaç arasında, adını kimsenin bilmediği bir köy var çok uzakta ...
O köyde kendi halince yaşayan iki kafadar...
Bir bahar günü, karar verirler yola çıkmaya...
Merak ederler çünkü öteki hayatları...
Umutlarını ve hayallerini de yanlarına alıp bilmedikleri hayatlara yol alırlar bir sabah.
Dağ yolu çetindir, engebelidir ama keyiflerine diyecek yoktur, pek aldırmazlar.
Mis gibi temiz havayı içlerine çekerler, heyecan dolar içlerine.
Yeni filizlenmiş bahar çiçeklerinin arasından geçerken, aslında doğayı yavaş yavaş terk ederler farketmeden...
Köyden şehire inerken, neleri kaybedeceklerini asla kestiremezler.
Neşe yerini hüzne bırakır öteki bahar. ..
Çiçekler kurur, dökülür yaprakları birer birer, rüzgar alır götürür onları gene bir yol kenarına.
Yolcular da kurumuş yapraklar gibi, nereye savrulduklarını bilmezler...
Bilmezler ki; yol, ömür törpüsüdür.
Her bir viraj , engebe bir yaşam deneyimidir.
Yol alırken, geride bıraktıklarının kıymetini bilmezsin.
Hatıran kalır geride.
İleriye gitmek isterken, mutluluğu yakınında göremeyecek kadar kördür artık yaşamlar...
Bu yüzden, bırakıp gitmek hep kolay gelir insana.
Yola çıkmak kolay gelir...
Adına hırs ya da adına umut dediğin heves uğruna...
O köyde kendi halince yaşayan iki kafadar...
Bir bahar günü, karar verirler yola çıkmaya...
Merak ederler çünkü öteki hayatları...
Umutlarını ve hayallerini de yanlarına alıp bilmedikleri hayatlara yol alırlar bir sabah.
Dağ yolu çetindir, engebelidir ama keyiflerine diyecek yoktur, pek aldırmazlar.
Mis gibi temiz havayı içlerine çekerler, heyecan dolar içlerine.
Yeni filizlenmiş bahar çiçeklerinin arasından geçerken, aslında doğayı yavaş yavaş terk ederler farketmeden...
Köyden şehire inerken, neleri kaybedeceklerini asla kestiremezler.
Neşe yerini hüzne bırakır öteki bahar. ..
Çiçekler kurur, dökülür yaprakları birer birer, rüzgar alır götürür onları gene bir yol kenarına.
Yolcular da kurumuş yapraklar gibi, nereye savrulduklarını bilmezler...
Bilmezler ki; yol, ömür törpüsüdür.
Her bir viraj , engebe bir yaşam deneyimidir.
Yol alırken, geride bıraktıklarının kıymetini bilmezsin.
Hatıran kalır geride.
İleriye gitmek isterken, mutluluğu yakınında göremeyecek kadar kördür artık yaşamlar...
Bu yüzden, bırakıp gitmek hep kolay gelir insana.
Yola çıkmak kolay gelir...
Adına hırs ya da adına umut dediğin heves uğruna...
21 Ocak 2010 Perşembe
Yoga Hikayem
Nerden çıktı bilmiyorum… İçimdeki bir ses bana fısıldadı bir ara; ”Artık hayallerin yok” dedi usulca… Hep geçmişle hesaplaştığımı, bu yüzden de keyfimin kaçık olduğunu farkettim yine bir Cumartesi iş dönüşü…Kalabalıkların içinden bir ruh gibi gelip geçtim. Eve dönüş yolunda beni kendine yaklaştırdı o ruhani alnı kırmızı noktalı surat...
Şimdi başlıyorduk oyuna, oyunun adı:YOGA.... Hem meraktan, hem iyi gelir ümidiyle iş çıkışı yogaya doğru atıyordum adımlarımı... Karanlık bir apartmanda ışığı bulmaya zorlanırken korku içimi dolduruyor,gazetede tecavüz haberleri aklımda merdivenleri çıkarken o ruhani güce sığınmak istiyordum boşluğumda...Bir annenin sıcacık kucağındaki bir bebek misali, benim başımı okşasın, beni dinlesin istiyordum ve sevgiyi,umudu içime aşılasın tekrar…Hep iyi olmayı aşılasın istiyordum...İnsan ne yapıyorsa yine kendine yapıyordu ...Yine kendine... Korkularımı da ben yaratmıştım. Stresi de...Tüm bunlardan sıyrılmak istiyordum... Karanlıkta arkamdan geldiğini bile farketmediğim bir adam belirdi kapıda, ışığı tam bulmuşken. O anda yine tecavüz sahneleri canlandı gözümde... Korkuyla karışık ince bir gülümseme. Ayakkabılar çıkarıldı sonra, içeri girdik. Tek başımaydım; bir ben bir de o adam. Korkularım, gene başıma saracakken bir kadın belirdi girişte. Paltonuzu çıkarın, biraz rahatlayın diyen bir ses...Anlaşılan farkettirmiştim o tedirginliğimi...Ama zırh gibi çıkarmadım paltomu...Hemen kapıdan bir sohbet edip kaçıverecek bir misafirdim. Ayaküstü uğradım diyemedim, şöyle beş dakikalığına... O bayan ve arkamdan beliren hoca bozuntusu, beni geniş bir odaya aldılar. Hiç sevmediğim o tütsü kokuları kapının girişinden odaya kadar çok yoğun bir hal almıştı. Elimi, tenimi koklamak istedim ama yapamadım ayıp olur düşüncesiyle... Sanki temiz havayı almakta zorlanıyorum o ağırlığın içindeyken… Odaya girerken ilk dikkati çeken, bir mısır firavunun oturduğu bir tahta benzeyen ihtişamlı bir koltuk bulunuyordu. Gördüğüm alnı kırmızı noktalı teyzenin fotoğrafı vardı koltuğun üstüne,etrafında da çiçekler... Bir yanında mumlar ve o iğrenç tütsüler... Duvara asılı bir vücud şeması,dersimiz başlıyor...Vücudumuzdaki çakralar... Yerdeki yastıklara oturduk hoca ve ben. Muma bak,mumun ışığı ile zihnini temizle. Bu çakra bunu anlatır, diğeri bunu…Gözünü kapa, sol el sabit, sağ elle başına, boynuna, kalbine , dize sür ve bunları yaparken sürekli "ben saf bir ruhum" diye tekrarla…" Beni bağışla Allah'ım" beni bağışla anne de diyebilirsin tabi.
Böyle bir yarım saat… Ama ben gözümü tam kapatamıyorum bir şey olur diye arada açıyorum bir de lanet olası makyaj artık gözümü kaşındırıyor ve yakıyor...Gözümü kaşıycam el sabit bir şey yapamıyorum...Neyse tam bitmesine yakın birkaç kişinin geldiğini görünce biraz rahatladım...Gözümü açtığımda, "Sağ mı sol mu tarafta bir sıcaklık bir serinlik hissettin?" sorusuna karşılık, “Sol” dedim, sol da bir serinlik vardı. Ama hoca sağ ve soldan önce gözümün yaşarmasına takıldı...basbaya ağlıyor gibiydim makyaj akmıştı...Hocaya göre iyi aydınlanmıştım... O saf ruh, senin en ince derinliklerine kadar işlemiş deyince "Yok, gözüme bir şey kaçtı, ondandır” dedim ama nafile..."İyi aydınlamışsın dedi" yine diğerlerine göstere göstere... Bende ise şaşkın, kara sulu gözler... Allah'ım güler misin ağlar mısın? Tövbe tövbe... Bir de üstüne aydınlanmış defterini çıkarıp isim soyad beni not etti, yetmedi telefon numaramı istedi.Telefon numaramı uydurup yazdım. Bir kitapçık tutuşturdular elime evde pratik yapayım diye... Ayakakkabılarımı aldım hemen.Yine bekleriz muhabbetlerinden sonra yine o karanlık merdivenlerden indim. Bu sefer korku yerine gülümseme kalmıştı yüzümde...Hatta bir kahkaha atmak istiyordum. Aydınlığımı paylaşmak... Ama o halimle kahkaha atsam, ancak bir cadıya benzeyebilirdim, hemen Kırçiçeğinin tuvaletine sığındım... Sonra normal hale dönüş...Hay alemsin Rengin! Vallahi de alem...Senden bir kitap olur...Vallahi de olur... Karamsarlık, üstümde bir bulut gibi çökmüşken, iki tütsü bir mum sayesinde bulutlarımı dağıtıp yeniden buluvermiştim neşemi :)
Halbuki ne kadar kolaymış gülümsemek…
Aklınla bin yaşa!
Şimdi başlıyorduk oyuna, oyunun adı:YOGA.... Hem meraktan, hem iyi gelir ümidiyle iş çıkışı yogaya doğru atıyordum adımlarımı... Karanlık bir apartmanda ışığı bulmaya zorlanırken korku içimi dolduruyor,gazetede tecavüz haberleri aklımda merdivenleri çıkarken o ruhani güce sığınmak istiyordum boşluğumda...Bir annenin sıcacık kucağındaki bir bebek misali, benim başımı okşasın, beni dinlesin istiyordum ve sevgiyi,umudu içime aşılasın tekrar…Hep iyi olmayı aşılasın istiyordum...İnsan ne yapıyorsa yine kendine yapıyordu ...Yine kendine... Korkularımı da ben yaratmıştım. Stresi de...Tüm bunlardan sıyrılmak istiyordum... Karanlıkta arkamdan geldiğini bile farketmediğim bir adam belirdi kapıda, ışığı tam bulmuşken. O anda yine tecavüz sahneleri canlandı gözümde... Korkuyla karışık ince bir gülümseme. Ayakkabılar çıkarıldı sonra, içeri girdik. Tek başımaydım; bir ben bir de o adam. Korkularım, gene başıma saracakken bir kadın belirdi girişte. Paltonuzu çıkarın, biraz rahatlayın diyen bir ses...Anlaşılan farkettirmiştim o tedirginliğimi...Ama zırh gibi çıkarmadım paltomu...Hemen kapıdan bir sohbet edip kaçıverecek bir misafirdim. Ayaküstü uğradım diyemedim, şöyle beş dakikalığına... O bayan ve arkamdan beliren hoca bozuntusu, beni geniş bir odaya aldılar. Hiç sevmediğim o tütsü kokuları kapının girişinden odaya kadar çok yoğun bir hal almıştı. Elimi, tenimi koklamak istedim ama yapamadım ayıp olur düşüncesiyle... Sanki temiz havayı almakta zorlanıyorum o ağırlığın içindeyken… Odaya girerken ilk dikkati çeken, bir mısır firavunun oturduğu bir tahta benzeyen ihtişamlı bir koltuk bulunuyordu. Gördüğüm alnı kırmızı noktalı teyzenin fotoğrafı vardı koltuğun üstüne,etrafında da çiçekler... Bir yanında mumlar ve o iğrenç tütsüler... Duvara asılı bir vücud şeması,dersimiz başlıyor...Vücudumuzdaki çakralar... Yerdeki yastıklara oturduk hoca ve ben. Muma bak,mumun ışığı ile zihnini temizle. Bu çakra bunu anlatır, diğeri bunu…Gözünü kapa, sol el sabit, sağ elle başına, boynuna, kalbine , dize sür ve bunları yaparken sürekli "ben saf bir ruhum" diye tekrarla…" Beni bağışla Allah'ım" beni bağışla anne de diyebilirsin tabi.
Böyle bir yarım saat… Ama ben gözümü tam kapatamıyorum bir şey olur diye arada açıyorum bir de lanet olası makyaj artık gözümü kaşındırıyor ve yakıyor...Gözümü kaşıycam el sabit bir şey yapamıyorum...Neyse tam bitmesine yakın birkaç kişinin geldiğini görünce biraz rahatladım...Gözümü açtığımda, "Sağ mı sol mu tarafta bir sıcaklık bir serinlik hissettin?" sorusuna karşılık, “Sol” dedim, sol da bir serinlik vardı. Ama hoca sağ ve soldan önce gözümün yaşarmasına takıldı...basbaya ağlıyor gibiydim makyaj akmıştı...Hocaya göre iyi aydınlanmıştım... O saf ruh, senin en ince derinliklerine kadar işlemiş deyince "Yok, gözüme bir şey kaçtı, ondandır” dedim ama nafile..."İyi aydınlamışsın dedi" yine diğerlerine göstere göstere... Bende ise şaşkın, kara sulu gözler... Allah'ım güler misin ağlar mısın? Tövbe tövbe... Bir de üstüne aydınlanmış defterini çıkarıp isim soyad beni not etti, yetmedi telefon numaramı istedi.Telefon numaramı uydurup yazdım. Bir kitapçık tutuşturdular elime evde pratik yapayım diye... Ayakakkabılarımı aldım hemen.Yine bekleriz muhabbetlerinden sonra yine o karanlık merdivenlerden indim. Bu sefer korku yerine gülümseme kalmıştı yüzümde...Hatta bir kahkaha atmak istiyordum. Aydınlığımı paylaşmak... Ama o halimle kahkaha atsam, ancak bir cadıya benzeyebilirdim, hemen Kırçiçeğinin tuvaletine sığındım... Sonra normal hale dönüş...Hay alemsin Rengin! Vallahi de alem...Senden bir kitap olur...Vallahi de olur... Karamsarlık, üstümde bir bulut gibi çökmüşken, iki tütsü bir mum sayesinde bulutlarımı dağıtıp yeniden buluvermiştim neşemi :)
Halbuki ne kadar kolaymış gülümsemek…
Aklınla bin yaşa!
16 Ocak 2010 Cumartesi
Huzur...

Işıkları kapatmamışlar hala... Sahil, ateş böceği gibi bir yanıp sönüyor kimi zaman. Sokaklar sessiz uykusunda. Akşamdan kalma, soğuk, yalnız sabah ile güne başlıyorum.
Yatağımda olmam gereken bir saatte uyanıp sokakta beklerken sersemim aslında. Sessizlik ürkütüyor. Uyuz bir köpek yanımda servisi bekliyorum. Korku içime birşeyler fısıldarken, ezan sesi bölüyor sohbeti. Dalga dalga yayılıyor sokaklara Allah’ın kelamı. Hadi kalkın artık dercesine, yüksek sesle duyuruyor varlığını. Ekmek kokusu karışıyor sonra ezan sesine. Mis gibi... Sıcacık bir huzur yeşeriyor içimde. Varlığımı ve aslında güçlü olduğumu hissediyorum. Soğuk bedenimi kemirirken, umrumda olmuyor uyuz köpek, ne de o karabasanlar. Huzurla doluyorum, coşku fışkırıyor içimden. Huzur, benim en önemli, en saf silahım.
...
Deli dolu hallerimle, mutluluğun kıymetini bilerek geçiriyorum günlerimi... Kafaya takmadan, hep güzel bir detay bulmaya çalışarak... Hayata güzel tarafından bakarak. Kendimi tutmadan yaşamaya çalışıyorum. Beğendim mi aldım, sevdim mi söyledim, istedim mi yaptım diyerek. Neşemi etrafa saçarak, kahkahalarıma bir yenisini ekleyerek biraz da çılgın halimle yaşıyorum hayatı. Korkmadan, huzurla...
Korkmadan yaşarsın sen de eğer farkedersen.
Kimbilir ne zaman ve nerde farkedersin?
Huzuru hissedersin?
Yatağımda olmam gereken bir saatte uyanıp sokakta beklerken sersemim aslında. Sessizlik ürkütüyor. Uyuz bir köpek yanımda servisi bekliyorum. Korku içime birşeyler fısıldarken, ezan sesi bölüyor sohbeti. Dalga dalga yayılıyor sokaklara Allah’ın kelamı. Hadi kalkın artık dercesine, yüksek sesle duyuruyor varlığını. Ekmek kokusu karışıyor sonra ezan sesine. Mis gibi... Sıcacık bir huzur yeşeriyor içimde. Varlığımı ve aslında güçlü olduğumu hissediyorum. Soğuk bedenimi kemirirken, umrumda olmuyor uyuz köpek, ne de o karabasanlar. Huzurla doluyorum, coşku fışkırıyor içimden. Huzur, benim en önemli, en saf silahım.
...
Deli dolu hallerimle, mutluluğun kıymetini bilerek geçiriyorum günlerimi... Kafaya takmadan, hep güzel bir detay bulmaya çalışarak... Hayata güzel tarafından bakarak. Kendimi tutmadan yaşamaya çalışıyorum. Beğendim mi aldım, sevdim mi söyledim, istedim mi yaptım diyerek. Neşemi etrafa saçarak, kahkahalarıma bir yenisini ekleyerek biraz da çılgın halimle yaşıyorum hayatı. Korkmadan, huzurla...
Korkmadan yaşarsın sen de eğer farkedersen.
Kimbilir ne zaman ve nerde farkedersin?
Huzuru hissedersin?
Belki bir ezan sesini duyduğunda...
Belki taze ekmek kokusunu soluduğunda...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
