30 Ocak 2010 Cumartesi

Yol ve yolcu...

Bu yazı, öykü atölyesindeki fotoğraf çalışması için yazılmıştır.

İki yamaç arasında, adını kimsenin bilmediği bir köy var çok uzakta ...
O köyde kendi halince yaşayan iki kafadar...
Bir bahar günü, karar verirler yola çıkmaya...
Merak ederler çünkü öteki hayatları...
Umutlarını ve hayallerini de yanlarına alıp bilmedikleri hayatlara yol alırlar bir sabah.

Dağ yolu çetindir, engebelidir ama keyiflerine diyecek yoktur, pek aldırmazlar.
Mis gibi temiz havayı içlerine çekerler, heyecan dolar içlerine.
Yeni filizlenmiş bahar çiçeklerinin arasından geçerken, aslında doğayı yavaş yavaş terk ederler farketmeden...
Köyden şehire inerken, neleri kaybedeceklerini asla kestiremezler.
Neşe yerini hüzne bırakır öteki bahar. ..
Çiçekler kurur, dökülür yaprakları birer birer, rüzgar alır götürür onları gene bir yol kenarına.
Yolcular da kurumuş yapraklar gibi, nereye savrulduklarını bilmezler...

Bilmezler ki; yol, ömür törpüsüdür.
Her bir viraj , engebe bir yaşam deneyimidir.
Yol alırken, geride bıraktıklarının kıymetini bilmezsin.
Hatıran kalır geride.
İleriye gitmek isterken, mutluluğu yakınında göremeyecek kadar kördür artık yaşamlar...
Bu yüzden, bırakıp gitmek hep kolay gelir insana.
Yola çıkmak kolay gelir...
Adına hırs ya da adına umut dediğin heves uğruna...

21 Ocak 2010 Perşembe

Yoga Hikayem

Nerden çıktı bilmiyorum… İçimdeki bir ses bana fısıldadı bir ara; ”Artık hayallerin yok” dedi usulca… Hep geçmişle hesaplaştığımı, bu yüzden de keyfimin kaçık olduğunu farkettim yine bir Cumartesi iş dönüşü…Kalabalıkların içinden bir ruh gibi gelip geçtim. Eve dönüş yolunda beni kendine yaklaştırdı o ruhani alnı kırmızı noktalı surat...
Şimdi başlıyorduk oyuna, oyunun adı:YOGA.... Hem meraktan, hem iyi gelir ümidiyle iş çıkışı yogaya doğru atıyordum adımlarımı... Karanlık bir apartmanda ışığı bulmaya zorlanırken korku içimi dolduruyor,gazetede tecavüz haberleri aklımda merdivenleri çıkarken o ruhani güce sığınmak istiyordum boşluğumda...Bir annenin sıcacık kucağındaki bir bebek misali, benim başımı okşasın, beni dinlesin istiyordum ve sevgiyi,umudu içime aşılasın tekrar…Hep iyi olmayı aşılasın istiyordum...İnsan ne yapıyorsa yine kendine yapıyordu ...Yine kendine... Korkularımı da ben yaratmıştım. Stresi de...Tüm bunlardan sıyrılmak istiyordum... Karanlıkta arkamdan geldiğini bile farketmediğim bir adam belirdi kapıda, ışığı tam bulmuşken. O anda yine tecavüz sahneleri canlandı gözümde... Korkuyla karışık ince bir gülümseme. Ayakkabılar çıkarıldı sonra, içeri girdik. Tek başımaydım; bir ben bir de o adam. Korkularım, gene başıma saracakken bir kadın belirdi girişte. Paltonuzu çıkarın, biraz rahatlayın diyen bir ses...Anlaşılan farkettirmiştim o tedirginliğimi...Ama zırh gibi çıkarmadım paltomu...Hemen kapıdan bir sohbet edip kaçıverecek bir misafirdim. Ayaküstü uğradım diyemedim, şöyle beş dakikalığına... O bayan ve arkamdan beliren hoca bozuntusu, beni geniş bir odaya aldılar. Hiç sevmediğim o tütsü kokuları kapının girişinden odaya kadar çok yoğun bir hal almıştı. Elimi, tenimi koklamak istedim ama yapamadım ayıp olur düşüncesiyle... Sanki temiz havayı almakta zorlanıyorum o ağırlığın içindeyken… Odaya girerken ilk dikkati çeken, bir mısır firavunun oturduğu bir tahta benzeyen ihtişamlı bir koltuk bulunuyordu. Gördüğüm alnı kırmızı noktalı teyzenin fotoğrafı vardı koltuğun üstüne,etrafında da çiçekler... Bir yanında mumlar ve o iğrenç tütsüler... Duvara asılı bir vücud şeması,dersimiz başlıyor...Vücudumuzdaki çakralar... Yerdeki yastıklara oturduk hoca ve ben. Muma bak,mumun ışığı ile zihnini temizle. Bu çakra bunu anlatır, diğeri bunu…Gözünü kapa, sol el sabit, sağ elle başına, boynuna, kalbine , dize sür ve bunları yaparken sürekli "ben saf bir ruhum" diye tekrarla…" Beni bağışla Allah'ım" beni bağışla anne de diyebilirsin tabi.
Böyle bir yarım saat… Ama ben gözümü tam kapatamıyorum bir şey olur diye arada açıyorum bir de lanet olası makyaj artık gözümü kaşındırıyor ve yakıyor...Gözümü kaşıycam el sabit bir şey yapamıyorum...Neyse tam bitmesine yakın birkaç kişinin geldiğini görünce biraz rahatladım...Gözümü açtığımda, "Sağ mı sol mu tarafta bir sıcaklık bir serinlik hissettin?" sorusuna karşılık, “Sol” dedim, sol da bir serinlik vardı. Ama hoca sağ ve soldan önce gözümün yaşarmasına takıldı...basbaya ağlıyor gibiydim makyaj akmıştı...Hocaya göre iyi aydınlanmıştım... O saf ruh, senin en ince derinliklerine kadar işlemiş deyince "Yok, gözüme bir şey kaçtı, ondandır” dedim ama nafile..."İyi aydınlamışsın dedi" yine diğerlerine göstere göstere... Bende ise şaşkın, kara sulu gözler... Allah'ım güler misin ağlar mısın? Tövbe tövbe... Bir de üstüne aydınlanmış defterini çıkarıp isim soyad beni not etti, yetmedi telefon numaramı istedi.Telefon numaramı uydurup yazdım. Bir kitapçık tutuşturdular elime evde pratik yapayım diye... Ayakakkabılarımı aldım hemen.Yine bekleriz muhabbetlerinden sonra yine o karanlık merdivenlerden indim. Bu sefer korku yerine gülümseme kalmıştı yüzümde...Hatta bir kahkaha atmak istiyordum. Aydınlığımı paylaşmak... Ama o halimle kahkaha atsam, ancak bir cadıya benzeyebilirdim, hemen Kırçiçeğinin tuvaletine sığındım... Sonra normal hale dönüş...Hay alemsin Rengin! Vallahi de alem...Senden bir kitap olur...Vallahi de olur... Karamsarlık, üstümde bir bulut gibi çökmüşken, iki tütsü bir mum sayesinde bulutlarımı dağıtıp yeniden buluvermiştim neşemi :)

Halbuki ne kadar kolaymış gülümsemek…
Aklınla bin yaşa!

16 Ocak 2010 Cumartesi

Huzur...


Işıkları kapatmamışlar hala... Sahil, ateş böceği gibi bir yanıp sönüyor kimi zaman. Sokaklar sessiz uykusunda. Akşamdan kalma, soğuk, yalnız sabah ile güne başlıyorum.

Yatağımda olmam gereken bir saatte uyanıp sokakta beklerken sersemim aslında. Sessizlik ürkütüyor. Uyuz bir köpek yanımda servisi bekliyorum. Korku içime birşeyler fısıldarken, ezan sesi bölüyor sohbeti. Dalga dalga yayılıyor sokaklara Allah’ın kelamı. Hadi kalkın artık dercesine, yüksek sesle duyuruyor varlığını. Ekmek kokusu karışıyor sonra ezan sesine. Mis gibi... Sıcacık bir huzur yeşeriyor içimde. Varlığımı ve aslında güçlü olduğumu hissediyorum. Soğuk bedenimi kemirirken, umrumda olmuyor uyuz köpek, ne de o karabasanlar. Huzurla doluyorum, coşku fışkırıyor içimden. Huzur, benim en önemli, en saf silahım.
...

Deli dolu hallerimle, mutluluğun kıymetini bilerek geçiriyorum günlerimi... Kafaya takmadan, hep güzel bir detay bulmaya çalışarak... Hayata güzel tarafından bakarak. Kendimi tutmadan yaşamaya çalışıyorum. Beğendim mi aldım, sevdim mi söyledim, istedim mi yaptım diyerek. Neşemi etrafa saçarak, kahkahalarıma bir yenisini ekleyerek biraz da çılgın halimle yaşıyorum hayatı. Korkmadan, huzurla...

Korkmadan yaşarsın sen de eğer farkedersen.
Kimbilir ne zaman ve nerde farkedersin?
Huzuru hissedersin?

Belki bir ezan sesini duyduğunda...
Belki taze ekmek kokusunu soluduğunda...