31 Ocak 2012 Salı

Varsa yoksa "SEN"





Farklı bir bahar geliyordu... Umutsuz bulutları üzerinden üfleyen güneş, sanki sadece bana gülümsüyordu. Her sabah balkonuma gelen kuşlarıma fısıldadığım müjdemi, doğa çoktan duymuş olmalı ki ağaçlar yaprak yaprak kollarını açıp beni kucakladı. Çimenler, papatyalar ile güle oynaya çoğalıp yürüdüğüm yollarımı dokudular. Deniz, kıyılarına vuran çocuk seslerini duymayı ümitle, sessizce beklerken sen gelecektin ilk.
Sen geleceksin diyeydi tüm hazırlıklar. Bir hayat doğuyordu hayatımın içinde. Bir can ortak oluyordu ömrüme. Daha önce hiç bahsi dahi geçmemiş efsaneydin, benim efsanem...Kelimelere sığmayan tarif edilemeyen mutluluktun. Öyle bir kıvılcımı ateşledin ki, yaşam seninle çoğaldı.
Sen geliyordun. Gelmene az kalmıştı ama ben zamanı, sana göre ayarlayamıyordum. Her an içimden çıkıvercekmişsin gibi heyecanla yanıp tutuşuyordum. Nasıl heyecanlanmazdı ki insan, elimi karnıma koyduğum her an kalp sesini duyuyor, hareketlerini hissediyordum. Seni kollarıma alacağım,o mis gibi tenini tenime değdireceğim günler hasretimdi. Sıla özlemi ile bekliyordum seni.
Beklediğim o tarih geldi. 26 Mart 2011. Ve “sen” geldin. Sen geldikten sonra tarih değişti, senden önce ve sonra diye hayatlar ikiye bölündü.Miladım oldun bebeğim. Herşey, yeniden ve en baştan seninle başladı.
Sen gelince dünyalar benim oldu. Ömürümü sana adadım bebeğim.
Sen geldikten sonra, ne o eski zaman,ne o eski ben vardım artık. Ben senle büyüdüm, yenilendim, anne oldum bebeğim.
Üzerinden gözlerimi alamadığım,seni hep sevgiyle yoğurduğum ilahi bir aşk oldun. Birbirimize baktıkça aşkımız büyüdü, birbirimize benzer olduk. Doğduğunda lacivert olan gözlerin bile bana baka baka açık kahverengiye döndü. Sen benim uydum, ben ise senin dünyan oldum.
Doğduğundan bugüne, hiç değişmedi o annelik evhamlarım.Söyleyeceğim her güzel sözle nazar değmek endişesindeyim.Kötülük, sana erken uğramasın istiyorum, sana zarar gelmesin. Öyle korunmasızsın ki kıyamıyorum sana. Sen benim meleğimsin.





Işıl ışıl merakla etrafa bakan gözlerin, hokka gibi burnun, kızları bile kıskandıracak güzel dudakların olmasaydı ve sahip olmayı çok arzuladığım oğlum olmasaydın gene anne yüreğimle çok severdim seni. Ay parçam, fidan boylumsun benim. Güleç yüzümsün. Doktorumuzun deyimiyle çok sosyal bebeksin. Hiperaktifsin, henüz altı aylık olsan bile birden ayağa kalkacak gücün var. Hareketlerini takip edemez haldeyim. Daha emeklemeye başlamadan elimi eline verdiğimde bana tutunup ayağa kalkıp adımlar atıyorsun. Sana bayılıyorum. Babana benzersen, bu gidişle dokuz ayda yürüyeceksin.Ya çıkardığın o seslere ne demeli... Seni “eee... eee...” diye sallayıp uyuturken,benden öğrenmiş olmalısın ki uykun başına vurduğunda eline emziği de alıp hadi beni uyut der gibi “eee...eee” diye yüksek sesle söylenmeye başlıyorsun. En son da benim mam ma mam ma tekrarlarımdan sonra “ Mamma” demeyi öğrendin. Benim akıllı fındık kurdum. Güzel laftan ve kötü laftan da anlıyor ona göre mimik değiştiriyorsun. Kötü giyinmiş güneş gözlüklülerden bir de sana bağırarak güya sevgi gösterisi yapanlardan pek hoşlanmıyorsun. Kollarını açıp ayaklarını pata pata diye hızlıca bisiklet çevirir gibi vurmaya başladığında ise anlıyorum ki anne beni kucağına al diyorsun. Yokluğumu farkedince, en acı çığlığı basıp ağlamaya başlıyorsun. Yalnızlık, açlık bir de o kahrolası ateş olmasa hep mutlu, güleçsin. Her sabah günaydın ritüellerimiz var seninle. Aynaya bakıp günaydın şarkımızı söylüyor pencereden kuşlara, ağaçlara, insanlara, yolda kim varsa gördüğümüz günaydın demeyi ihmal etmiyoruz. Olayları, nesneleri sanki sen anlayacakmışsın gibi güzel güzel sebep ve sonuçlarıyla anlatıyorum. Hatırlıyorum da, yangına giden helikopteri sana en ince detayına kadar sakin sakin anlattığımda beni dinleyen komşumuz, bunun için çok küçük değil mi diye soru yönelttiğinde bile onun şaşkınlığına aldırmadan o da büyüyecek demiştim.
Bazen konuşmasakta, tenimiz değdiğinde birbirimize kenetleniyor, çoğalan sevginle yaşama sevincimi perçinliyorsun. Sana bakınca, duruşunda, atikliğinde babanı gördüm, babanı çok sevdim. Ağlayışında, uykun geldiğinde gördüğüm bendim, kendimi sevdim. Gezmeyi seven anneannen gibiydin, tenin rahmetli dedenindi, hepsini seninle yeniden tek bir bedende sevdim. Benim paha biçilmez hazinem oldun bebeğim.
Bundan altı sene önce anne olmayı düşünüyor musun diye soranlara, ters cevaplar verirken oysa sevgiden ne kadar fakirmişim, şimdi çok iyi anladım. Meğer seninle birlikte olmaya çok geç kalmışım. Şu an sen varsın ya, doya doya sanki hayatı hiç yaşamamış gibi yaşamalıyım. Kana kana içmeliyim sevgi pınarından, paraydı puldu işti; bu geçici heveslerden, hırslardan uzak olmalıyım.
İçimdeki çocuğu da unutmadan anne olarak büyümeliyim. Seni de en iyi şekilde yetiştirmeliyim. Ben kendi defterimi artık kapattım, yeni bir defterden bembeyaz bir sayfa açtım. Şimdi bunları sadece sana yazıyorum. Bundan sonra, varsa yoksa her şey sensin.
Rengin Karasu Pöğün 2011-09-30

11 Şubat 2011 Cuma

Yiğidim'e...


Sen bilmiyorsun ama ben senin ne zaman dünyaya geleceğini biliyorum.
Çiçekler, gonca olmuş ağaç dallarında, yaprak yaprak açılmayı heyecanla beklerken geleceksin.
Kuşlar, neşeyle gökyüzüne kanat çırparken geleceksin.
Güneş, bulutları unutup yüzünü bahara döndüğünde, deniz meltem sakinliğindeyken, geleceksin.
Çimenler kaplayacak toprağı.
Kelebekler dans edecek.
Papatyalar aşkla filizlenirken geleceksin.
Ve sen gelince, benzersiz bir mutluluk dolacak içime.
Işığın, aşığın olacağım.

Ve sen,
Doğayla barışık ol diye
Özgür ol diye.
Mert ol diye.
Dürüst ol.
Kendin gibi ol diye.
“Yiğit” koyuyorum adını.
Benim bir tanecik bahar bebeğim.
Bir başka baharı; seni bekliyorum umutla ve heyecanla…

29 Kasım 2010 Pazartesi

İLHAM

Gece, gözümden uyku akarken bir peri gelir, kelimelerini fısıldar kulağıma…
Sonra bir müzik duyarım içimden, yazmaya başlarım.
Bazen, rüyamda yakalar beni kıskıvrak. Sabahı zor ederim.
Sabahın ilk ışıklarında, yeni doğan günle aydınlanır cümlelerim.
Hiç karşılaşmayı beklemediğim bir yerde, sokakta yürürken, öyle normal seyrindeyken herşey, bir sese kulak veririm, bir yüzde hatıra bulurum. Hızlı çabuk gelir sözcükler, onları damıtarak akıtırım not defterime.
Doğada yalnız başıma, kendi kendimi dinlerken, yahut derdimi paylaşırken denizle, o minik kediyle, yeşilliğin içinden prensim gelir beni kurtarmaya. Tanrısal bir aşk bulurum o gelince, bağlanırım hayata, yazmaya başlarım.
Aklımın bir köşesinde biriktirdiğim, cümleye sokamadığın uçuşan sözcükler olur. Hizaya sokamazsın bir türlü. Onları bir düzene koymak çaba ister, arzu ister. Eyleme geçmek için bir işaret beklersin çoğu zaman. Bir nesneye takılırsın, ya da herhangi bir bakışa… Tahmin etmediğim zamanda, kaynağı belli olmayan bir yerden geliverir yaratıcı meleğim. Duygularımı, düşüncelerimi ilahi bir düzen içine sokar. Aklım, artık ona teslimdir. Dilim konuşmaz, elim yazar.
O geldiğinde, aniden başka bir ben olurum. Yenilenir, farklılaşırım.
Bütün gözler, benim gözüm olur.
Bütün seslere duyarlı olurum.
Bütün sözler, benim kalbimden çıkar.
Dünyayı, bir benim dilimden dinlersiniz.
Renklendirir, şekil veririm düşüncelere…
Duyguları bırakırım ardınızda.
İzimi süremezsiniz.
“İlham” dır artık benim adım.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Fotoğrafta "sen"

Aynı mesafe…
Hep aynı yoldan gidip geliyorsun, mesafeler değişmiyor.
Aradan geçen zaman da sanki hep sabit.
Zaman, aynı kaldığı yerde duruyor, geçmek bilmiyor.
Oysa fark etmiyorsun, nakış gibi ağır ağır işliyor günleri…
Saçın ağarıyor.
Ellerin artık kuru, çatlak.
Gözlerinin altı mor, yorgun.
Bedenin yenik düşmüş, bitkin.
Ve artık sona doğru ilerliyorsun.
Gizlice tükeniyorsun.

Ardında,yalnızca hatırası olan yıllar kalıyor.
Bir çerçeve içinde.
Fotoğrafta
Değişmemiş,
O aynı,
Eski ”sen”
Öyle aynen duruyorsun.

3 Eylül 2010 Cuma

MÜJDE!

Küçük bir tılsım girdi içime.
Beni uykuya ve yemeğe düşkün bırakan…
Halsiz ve bir o kadar sersem bırakan.
Aklımı benden çalan.

Sudan dünyasının içinde, nefes alıp verişini duydum geçen gün
Canımın içinde atan bir can...
Öyle heyecanlandım ve mutlu oldum ki…
Allah’ın bu mucizevi olayına şükürler ettim.

Müjdemi isterim.
Artık anne oluyorum.

13 Haziran 2010 Pazar

Aşkım'ın içinde...

Aşkımın kuytu köşelerinde küçük pencereleri var.
Yuvarlak yuvarlak...
İçinden esen tatlı tatlı bir meltem var.
Dokununca, avucumu ısıtıyor sımsıcak.

Aşkımın izsiz yollarında, daha önce hiç görmediğim oyun pencereleri var.
Yuvarlak yuvarlak...
Yakınına gelince, çocuk sesleri duyuluyor içinden.
Hepsi mutlu, güleç, oyun oynayan çocuklar…
Açınca pencereyi, neşe, coşku soluk alıp veriyor kalbinden.

Aşkımın yüzeyinde saydam parlak çemberleri var.
Yuvarlak yuvarlak...
Çevirdikçe parlayan.
Döndükçe uçan.
Kuşlar geçiyor çemberlerin içinden...

2 Mayıs 2010 Pazar

Kimlik kartlarım

İçimde binbir çeşit bir ben var… Kimi zaman uysal, sakin, korkak. Kimi zaman savaşçı, şiddet zırhlı bir ben var… Şehvet düşkünü. Masum. Arsız. Onurlu. Çingene… Her gün öğrendiğim, bir başka kimliğim var.
Bu sabah, makale okurken vakitsiz bir müzikle gerilen ve birden hayvana dönüşen bendim.
Suçluyum.
Korkaklığımdan yaptım.
Ama gene de suçluyum. O çöpü kafana atan hain, bendim.

Özür dilemeyi de bilip onurlu olmaya çalışan gene ben.
Çok utandım. Öyle sıkıldım ki kendimden. Nefes alışımı yavaşlatıp kendimi boğmak istedim.
Vicdanım çok sızladı, ılık ılık kanlar aktı içimden.
Pişman oldum. Tanrı’dan beni affetmesi için yalvardım. Bir daha böyle bir şey yapmayacağım için söz verdim. Korktum kendimden. Aklıma gelen tüm duaları okudum. İçimde hırlayan köpeği susturdum.
Öyle bir anla kesişti ki bu durum, tekrar okumaya geri döndüğümde bir cümle beni öyle şaşırttı ki.
Şöyle diyordu “ Olaylara anlam yükleyen, hayatınızı kalabalıklaştıran insanları yaratan sizlersiniz. Onların manevi, insanı niteliklerinden, eylem ve tepkilerinden siz sorumlusunuz.”
Eğer bu cümleyi, olay gerçekleşmeden beş dakika önce okumuş olsaydım sanırım durumum çok farklı olacaktı. Bilincimi kaybetmeyecektim. Akıllıca hareket edebilecektim.
Yalvarıp yakarışım, bu cümleyi okuduktan sonra bitti. Vicdanımı sorgulamam, başladı.
Aynalara bakarken kendimle kaldım.
Baş başa.
Arınmaya çalıştım.